10
Şub

Uçurtma Kalemi

   Yazan: Yunus Emre Tozal   Kategori deneme

Üsküdar’da Serçe Hatun Mescidi var. Ay Vakti’ne giderken cadde üzerinde kalıyor. Önünden her geçmemde vicdanımla başbaşa kalıyorum. Büyük bir levha asmışlar: Bugün Allah için ne yaptın? Hem soruyu hem de türevlerini düşünüyorum her seferinde: Bugün hakikat arzun için ne yaptın? Bugün daha adil bir dünya için ne yaptın? Ama şimdi aklıma geldi. Esas soruyu Sezai Karakoç türetmiş, buyurun: “Bu dünyada olup bitenlerin olup bitmemiş olması için ne yapıyorsun?” İşte şair. Ne kadar narin değil mi? Nasıl da zarif bir bakış açısı var. Olup bitenlerin olup bitmemesini diliyor şair. Bir yerden başlayıp düzeltmekten, iyileştirmekten de öte bir bakış açısı sunuyor. Yaşanan acı ve üzüntüleri dahi kotarabilirmişçesine bir yaklaşımı var.

Sorular vardır insanı can damarından yakalayan. Serçe Hatun Mescidi’nde asılı olan soru da insanı can damarından yakalayan sorulardan. İnsanın sürekli bir şekilde kendisiyle, Rabbiyle ve kâinatla hemdem olabilmesini hatırlatan, sürekli bir bilinç ve inşa’yı hatırlatabilen bir soru bu. Her şeyin temelinde insanın hakikat arzusunu gerçekleştirebilmesi için yüklenmesi gereken sorumluluğu anımsatıyor insana. Tıpkı ezan gibi… Ezanlar da insana ne olduğunu, ne yaptığını, ne yapması gerektiğini ve nereye doğru gittiğini hatırlatıyor. Tabi anlayabilen alıyor bu mesajları. Kalbini iyilik ve güzelliklere kapatanlar, yeryüzünde kötülük işlemeye, işlemeseler dahi işlenen kötülüklere ses çıkarmayıp tepki vermeyerek kötülükleri teşvik etmeye devam ediyorlar.

Kâinata perdenin arkasındaki görmeye çalışarak bakmak, güzelliklerin sırlarını ortaya çıkaracak, eşyanın özgünlüğünü ve zenginliğini gösterecektir. İnsan, uhrevi hayatını anlamlaştırarak mutluluğu tadar, güzelliğin farkına varır. İnsanın simasının güzelliği, müşahhas bir güzelliktir ve bu güzellik genellikle, “cemal” kelimesiyle ifade edilir. İnsanın ahlâkî güzelliği ise mücerred bir güzelliktir ve İslam medeniyetinde “hüsün” kelimesinde ifadesini bulur. Mücerret güzellik gözle görülemez, ancak bir üstündeki anlamla tecelliyi hissettirir. Dolayısıyla kâinatı mücerret gözle temaşa etmemeli, anlamın sırrına ermeye çalışılmalıdır. O vakit Süleymaniye Camii’nin sırrı ortaya çıkacak, o vakit ağaçların sallanışı anlaşılacak, suyun gürül gürül akması, taşların aşkından dolayı yuvarlanması, güneşin secde etmeye gidişi görülecektir.

Önce “söz” vardı der mutasavvıflar. Söz’e “ol” dendi ve söz oluverdi. Sonrasında sözün vesilesiyle emredildikçe oluş gerçekleşti. Kâinatın her an yaratılması, her an oluşun gerçekleşmesi, her hû’nun O’nu zikretmesi, kelamı zirveye taşıdı. Söz, oluşun vesilesi oldu hep. Sözün en yüce derecesi kelam, insanın göğün sırlarını anlamasına da vesile oldu hep. Uçurtma uçurmanın metafizik olarak insana yansıyan yönünü kelam ifşa etti ruhumuza. Ruhumuzun birgün uçurtmanın göğe ulaştığı gibi miraca yükseleceğini kâinata kelam fısıldadı.

Avatar filminin hatırlattığı “Papalagi: Göğü Delen Adam”da, Scheuermann’in Samoa reisinin dilinden “beyaz adam”ı anlattığı kitabı meşhurdur. Göğü delerek gelen bir beyaz adam, tabiatın dengesini bozmuş, kâinatla hemhal olarak yaşayan, iyilikler ve güzelliklerle hayatlarını sürdüren topluluğun düzenini altüst etmiştir. Güzelliğin ne olduğunu bilmeyen beyaz adam, kâinatla bütünleşmiş, aile olmuş bir toplumun topraklarına ayak basmıştır. Bu ayak basış, bir süre sonra kâinatla bütünleşmiş toplumun mutluluk bağını kesecek, huzuru ortadan kaldıracaktır. Varlığın güzelliklerle dolu hayat süren kabileye bağışladıklarının hiçbirini, göğü delen adam’ın getirdikleri karşılamayacaktır. Çünkü göğü delen adam, uçurtma uçurmayı bilmez. Uçurtma uçururken insanın da ruhunun birgün göğe yükseleceğini hissedemez.

 

Kalemin hakikati yazdığı muhakkak…

Hakikati yazan kalem, insanın miracını da yazıyor.

Hatta ben size bir şey söyleyeyim,

Uçurtmaya selam verdirmenin kâinata selam vermek olduğunu da yazıyor kalem.

 

Yunus Emre Tozal

 

Ay Vakti, 136. Sayı

Ocak-Şubat / 2012

1. sayfa12345...102030...Son sayfa »