14
Haz

Kendi Kendisiyle Konuşan Çocuk

   Yazan: Yunus Emre Tozal   Kategori deneme

düş

“Hani bir çocuğun elinde uçurtma vardır, ne olduysa olan olmuştur ve uçurtma elinden kaçmıştır… Arkasından bakakalır çocuk, eline bir başka uçurtma verseler de çocuk susmaz, gerekirse ağlar da… Elindeki yeni uçurtmaya alışamaz daha güzel olsa bile alışamaz.”

Cevherin sesi ilhamdır. Damlanın denize düştüğünde deniz olduğu gibi, hakikate yaklaşabilmek de, ruhun sesi vicdanla cevherin sesi ilhama kulak vermekle mümkündür. Işığın ardında cevherin sesini arayan, hakikatin tinsel çağrısına kulak kesilip anlaşıldığı zaman mutlu olabilen insan, kâinatın kardeşidir. Kâinatla bütünleşebilmekle, insanın yaratıcı olmadığı ve insani olan hiçbir şeyin de yaratık olmadığı şeklindeki bütünsel düşünceyle iç içe yaşamak, insanı kâinatın eşrefi mahlûkatı yapar. Çünkü kâinat, anlaşılmak içindir. Anladığı an, özgürleşir insan.

Gül anlaşılmak için açar, su aşkını itiraf edebilmek için akar.
Taş aşkından dolayı dayanamaz da yuvarlanır yuvarlanır, insan da Adorno’nun deyimiyle çocuksuluğunun esininin yansıtır hayatına. Bir şey yaratmanın ötesinde, tinsel hazdan ötesine ulaşabilme aşkınlığı, insanı ilahi yasanın değişmez bütünlüğünün mutluluğuna; rahmetine; bereketine götürür. Çünkü gerçek sevgi, tüm insanların mutlu olacağı hayali bir tabloyu arzu eden duygunun sırrında gizlidir. Çocuksu, içten ve samimi olan bu duygular, insana ruhanî bir yaşama tadı vereceğinden, ruhani yaşayan insanın ölüm gibi bir korkusu, yok olmak gibi bir endişesi yoktur. Özgürleşebilmek, anlamın sırrında, ilahi yasanın hikmetinde gizlidir. Özgür olmamak, ömrü boyunca bir tutsak olarak hayatı yaşamak, ahlak dışı bir durumdur. Bu durum, insanın kendi kendisine itaat edememesi durumudur. Kendi kendisiyle konuşamamak da aslında insanoğlunun yüreğiyle iletişim kuramamasından; yaşamın içine saklanmış farklı duyguları tadamamasından, kâinatla ve yaratıcıyla yürek mesafesini uzak tutmasından kaynaklanan bir durumdur.

Kendisinde var olduğu bir eşyanın kaybolacağına ya da biteceğine inanmak, insanın kendisine has, ruhani cevherine özel olarak üflenmiş ruhunun varlığını kabul ve tasdik etmeyi henüz kavrayamadığını gösterir. Kalabalıklar içerisinde yalnızlık senaryolarında özgürleşememiş akılların maskelerinin oynadığı rolleri, eşyanın tutsaklığına mahkûm bedenler üstlenebilir ancak. Çünkü değerlerin zihinsel borsasında yaşananlar, birer yıkımdan ibarettir, tutsaktır ve gerçektir. Gerçek tutsaklığın farkında olamayan, cevherin sesinden uzak kalacağından dolayı ikili oynamaya mecburdur. İkili oynayan kişiyse kendi kendisiyle konuşamaz, tartışamaz, olayları irdeleyemez, anlayamaz, hissedemez, dokunamaz, baktığı halde göremez, duyduğu halde işitemez. Öteki, kendisini anlayamadığı gibi kâinatı da anlayamaz.

Eşya emanettir, kâinat kardeşimizdir.
Eşyaya tamahkârlık, kendi iradesini başka birine aktarmak; kendi iktidarına son verip başka birinin iktidarlığına boyun eğmektir. İnsanın kendi kendine konuşmasını öteki haliyle yaptığını zannetmesi; kendi kendisiyle konuşamadığının tezahürüdür. Kendi kendisiyle konuşamayan, hayatın içindeki güzellikleri ifşa eden edebiyattan, sanattan, müzikten, kâinatın ilahi sırlarından, toprağın bilgelik kokusundan uzak kalmıştır.

Ruhanî cevherin farkında olmak, insanı aşkınlığa; mutluluğun zirvesine; anlamın ölümsüzlüğüne götürür. Anlaşıldığı zaman mutluluğun basamaklarını çıkabilen, sevdiklerinin mutluluğunu görünce daha çok mutlu olabilen insan, cevherin farkındalığına vardığı takdirde yağmurların çiçeklere ilham vermesi gibi ilham dağıtır insanlara. Fecir vaktinde kâinatın sırrını fısıldar güneşe, yağmur yağmaya başladığı an, yağmurun zarif öpüşlerini hisseder, yağmurla katreleriyle bütünleşir. Parmağıyla kumlara mutluluğun resmini yapar, gökyüzüyle sırdaş olur, geceleri yıldızlara ulûhiyetlik azametini anlatan dolunay ile muhabbet eder, ormanın gizemli müziğiyle ağaçları dinler, toprak kokusuyla yeniden doğuşunun hikmetine erer.

İpini kaçırmamalı uçurtmanın, sırrı yakalamaya çalışmalı…

Kendi kendisiyle konuşan insanlar, uçurtma uçurmayı çok severler. Uçurtma uçurmakla hayatın içindeki rolleri ve imgeleri kendi bünyesinde buluşturur insan. Acıları, sevinçleri, hüzünleri, mutlulukları kalbinde toplayarak, bulutların yanına çıkar ve kâinatla paylaşır. Uçurtmayla arkadaş olmak, yüreğini uçurtmanın yerinde hissederek sonsuz maviliğe açılmak, ufuklardaki kızıllıkta cennetin rengini aramak nasıl bir duygudur ki insan uçurtma uçurmakla anlamın doruk noktasında özgürlüğün tadını; hakikatin kokusunu tadıyor, o tadı aldıkça bırakamıyor. Özgürlüğün tadını almak, hep çocuk kalmak isteği gibidir; sonsuz maviliklerde kaybolmak; hakikate yaklaşır gibi güneşe yaklaşmak…

Samuel Beckett, çocuksuluğun anlamlı dünyasından uzaklaşıp yanılsamanın içinde kaybolan insanın çarpıldığını, gerçekçiliği ve önemi olan dünyamızın kendi gizil bilincimizin dünyasının parçası olduğunu ve bu dünyanın da kozmografyasının kırılmaya uğradığını ifade eder.

Devamını oku »