26
Ağu

Geleceğin Kıskacında ‘1984’

   Yazan: Yunus Emre Tozal   Kategori deneme

23 Ağustos’ta (geçtiğimiz Cumartesi günü) İstanbul Mazlumder Şubesinde, “11 Eylül Bağlamında 1984” üzerine bir forum düzenlendi. Tarık Tufan’ın sunduğu forumda, yaptığım sunumu yayınlıyorum, buyrun:

Geleceğin Kıskacında ‘1984’

Her insanın düşü, düşleri vardır. Ama her insanın ütopyası yoktur. Düşler, insanlar kadar çoktur, ütopyalar azdır ve bundan dolayı, ütopyalar düşler kadar çok değildir. Özeldir.

Ütopyalar Gerçek Değillerdir
Dünyanın her tarafında eşitliği, eşitliğin ve adaletin olduğu bir ülkeyi, bir kenti, kim, neden ister? Ya da kim, neden istemez? Dahası, mümkün müdür böylesi bir dünya düşlemek, sadece adaletle, eşitlikle idare olunan bir devlet düşlemek? Şüphesiz ki, insan tasarımlayabilir, düşleyebilir bunu. Ama bu, bir ütopya olmaktan öte geçmez. Çünkü Ondan öte değer taşımaz. Ütopyaların değeri, önemi, içerdiği görüşler, farklı perspektifleri bulunduran düşünceler bütünlüğü bütünsel olarak şekilde gerçekleşemeyeceğinden dolayı, gerçekleşebilme ihtimalinin söz konusu olmadığından dolayı gerçek değillerdir, bu yüzden değişmezler, sadece ait olan çağda düşünülebilmiş olmasındadır. Ve onların gerçekliği yoktur, değişmezler.

Öte yandan, her ütopya; gelecek ümidi taşıyan bir olgu, bir tasavvur olduğundan dolayı ütopyalar eskimezler, varlıklarını ortaya çıktıklarından itibaren devam ettirirler. Platon’un “İdeal Devlet”i, Farabi’nin “Erdemli Kent”i nasıl günümüz için geçerliyse, George Orwell’ın “1984”ü için de geçerlidir bu…

Ütopyaların genel özelliğine bakıldığında açıkça şunu görmekteyiz: “Varolan sisteme karşı bir başkaldırı; Toplumsal ve siyasal düzene karşı bir eleştiri, bir anlamda itirazdır. İtirazdan da öte işlenen katliamlara, haksızlıklara, zulümlere, insanların kafese kapatılmasına, düşüncenin engellenmesine sadece itiraz etmekle kalmayıp bir dünya inşa etmek ve bu dünyayı inşa ederken de bulundukları devletin veya sistemin her türlü eksikliğini açık bir şekilde ifade ederek, dile getirerek.

Özgürlükse özgürlük,
Bağımsızlıksa bağımsızlık,
Kısacası haksızlıklara karşı bir meydan okuma.
Bu meydan okumayı yaparken de “tehlikenin ne kadar büyük olduğunu göstere göstere.”

Ütopyayı dile getiren insan, yani haksızlıklara karşı meydan okuyan kişi, içindeki çığlığı anlatırken, insanları düşünsel bir eyleme çağırır. Duygusal ve estetik bir biçimde ifade ederek kişinin içerisinde bir başkaldırı ile “bir şeyler yapılmalı…” veya “hemen şimdi, haydi” tarzında söylemlerle, insanın içindeki özgürlük meşalesi tutuşturarak, insanlar güdülmekten -koyun olmaktan- çobanlığa, eylemsizlikten dinamiğe, pasiflikten aktifliğe, nesnel durumda bulunmaktan özne olmaya çağrılır. İşte ”Ne olursa olsun pes etmemek” prensibi Albert Camus’un ”Kişi dayanır, katlanır, boyun eğer, eğer, eğer, sonra öyle bir noktaya gelir ki daha fazlasına katlanamaz artık, boyun eğmeyecektir, durur o noktada, başkaldırır” sözlerine birer atıftır.

Ama genelde kimse gitmez bu çağrının peşinden…
Niçin? Çünkü insanlar güdülmekten hoşlanırlar.
Düşünmeyi sevmezler. Zaten düşünmek sorumluluk getirdiği için Konfüçyüs “Cahillik saadettir” demiştir.
Çünkü insan düşününce, hemen akabinde omuzlarına sorumluluk biner.
Bu manada zaten aklımıza Allah’ın müthiş bir ayeti geliyor: Ütopyanın da ötesinde olan evrensel kural, ilke: “Bir toplum kendini değiştirmediği sürece Allah da onları değiştirmez.” (Rad Suresi, 11)

Bir Arap atasözü şöyle der: ‘Arkasında talep edeni olduğu müddetçe hak ortadan kaybolmaz”

Peygamberimiz bir hadisinde, “Müminler birbirlerini sevmede, birbirlerine acımada ve korumada bir vücud gibidirler. Vücudun herhangi bir organı rahatsız olursa diğer organları da bu yüzden ateşler içinde kalır, uyuyamaz.” (Buhari, Müslim) buyurur.

Devamını oku »