30
Ağu

Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapıp Suya Bırakan Entelektüel

   Yazan: Yunus Emre Tozal   Kategori deneme

Jurek Becker, toplumbilim gerçekliğinin günışığına görünüp kabul gördüğü ilk yıllarda, Stalin’in‘yazarların insan ruhunun mühendisleri olduğu’ şeklinde budalaca bir tanım yaptığından bahseder. Sanki insan ruhu vidaları olan bir makineymiş gibi ve bu makinenin motorunun çalışması için, vidaların çevrilmesi yeterliymiş gibi…

Aydınlanma devriyle birlikte entelektüellerin toplum üzerinde etkilerinin arttığı bir gerçek. Özellikle Jean Jack Rousseau ile başlayan dönemde, aklın özgür hayaletçileri ya da serüvencileri olmamakla birlikte entelektüeller, toplumu düşünce mabedinin oluşturulmasında kozayı örmeye davet etmiş, sadece davet etmekle kalmayıp şüpheci yaklaşımlarla düşünce kozasını örmeye ortam hazırlamışlardır. Düşünce mabedini oluşturmaya çabalamışlar; düşünsel öğelere düşünmeden teslim olan insanları her türlü tutsaklıktan, zincirlerden, farkında olmadan ayaklara bağlanılan prangalardan kurtarmak istemişler. Akıl-kalp ilişkisinde kendi kendimize değersiz addedip f en ulvî değerimiz olan aklı, zihin haritasının başkentine koyarak, insanı anlamını arayama çağırmışlar. Germanie de Stael, Rousseau hakkında şöyle der: “Rousseau hiçbir şey icat etmedi ama hepsini ateşle aşıladı.” Rousseau’nun İtiraflar’nda, Rousseau’nun kendi kendine şöyle dediği aktarılır: “Erdem, Hakikat! Gittikçe daha çok hakikat ve erdem için haykıracağım!”

İnsanoğlu tarih boyunca her hakikati haykıranı anlaşılmaz kılmak için ya ilahlaştırmış ya da Tanrı ile kul arasında bir yere koyarak, hakikati görünmez kılmış. Aya bakacağı yerde, aya değil parmağa bakmış. Saçıyla sakalıyla ilginç orijinal giyim tarzıyla da dikkatleri üzerine çeken modern çağın öfkeli genç adamı Rousseau’yu da ilahlaştırınca meşhur eleştirmen Jules Lemaitre şu itirafı yapacaktır: “Rousseau’nun bu ani ilahlaştırılması, ‘insanın ahmaklığını kanıtlayan en büyük delillerden biri’dir.

Yazıyla, şiirle, sözle, sanatla, tavırla, giyinişle, hareketle aykırı davranıp hakikati arzulayan entelektüeller, karpuz kabuğundan gemiler yapıp suya bırakmakla, aklın denizindeki limanlarda bağlı tutulan gemileri demir alarak, mahkûmluktan özgürlüğe nasıl yol alınacağını göstermişler. Karpuz kabuğundan gemiler yapıp suya bırakmak, Seneca’nın dediği üzere göremediğimiz, dokunamadığımız şeyleri daha iyi algılayabilmemiz için benzetmelerden yararlanarak, tutsaklıktan kurtulup özgür dünyanın okyanusuna demir atarak hakikate ulaşmanın bir tezahürüdür. Her ne kadar Seneca, hakikate ulaşırken ki çabalanan mutluluğa ulaşma yolunda iken, acılar karşısında insanın boyun eğmesi gerektiğini, kaçınılmaz olana boyun eğerek teselli bulabileceğimizi söylüyor ise de; beşere, yasalara, sisteme karşı demir alıp, Schopenhauer’in tabiriyle kendi kendimizi takdir ederek mutlu bir şekilde, yüreğimizdeki potansiyelin idrakiyle yelken açabilmeliyiz okyanuslara… Bir karpuz kabuğu gibi, yan yatmadan dimdik ayakta kalarak, usulca hareket ederek, rüzgârı yani aklı yerli yerinde kullanarak, ‘yamuk gidiyorsun’ diyenlere karşı Montaigne’in Aristotelesçilik hakkında ki eleştirel yaklaşımında bulunan tutumunun felsefî hakikatini ve ahlakî erdemliliğini hesaba katarak, eleştirilerle pusulayı aydınlatıp ufka odaklanarak ilerlemek…

Karpuz kabuğu ontolojik zeminde aklın, şehvetin, duyguların ve iradenin birbirinden kopuk olmadığı, bütünlük çerçevesinde tanımlandığı ve ifade bulduğu zeminde ilerleyebilir ancak. Yol boyunca yapılan her nefes alış-verişe Nietzsche’nin, “Hakikatin dağlarına tırmanırken gösterilen çabalar asla boşa gitmez” sözüyle atılan adımlar ile dalgalarda batmamak, yana yatmamak için verilen her mücadelede, hakikate daha çok yaklaşıldığının müjdesi vardır. Mutlu olmayı isteyen insanın da, kendisini şarapla kandırmasını kabullenmeyerek suyun insana / ‘karpuz kabuğu’na yettiğini ifade eder.

Entelektüel, başkalarının söylediklerine yorum getirmekle sorumluluk şuuruna erdiğini zannetmeyip, her zaman en yakınımızda olduğu halde göremediğimiz hakikatlerin tezahürünü aramakla meşguldür. Çünkü kendilerine özgü bir duruşu olmayan ve dolayısıyla da herhangi bir özgünlüğü bulunmayanlar, başkalarının söyledikleri ile geçinenlerdir ve bu kişilerin hakikati arama ve tanıma çabaları, suyun bir bardaktan diğer bir bardağa dökülmesi gibidir. Okyanuslara açılıp, yeni kaynaklar arama çabaları içerisinde değillerdir. Entelektüelse sıradan bir olgudan, hayatın içinden bir çöp olan karpuz kabuğundan, erdeme ulaştıracak gemiler yapar ve suya bırakır sessizce…

Karpuz kabuklarının suda ilerlerken dalgalara karşı devrilmeden durmaları zordur. O yüzden her karpuz kabuğu duruşunu bozmadan ilerleyemez. Başkaldırısında ruhunu kaybetmiş her karpuz kabuğu, en ufak bir dalgada düşmeye mahkûmdur. Schopenhauer entelektüellerin hoş sohbet olamamasının sebebini, başkaldırısından vazgeçmeyerek, daima ufukta bulunan hakikate ulaşma gayretinden kaynaklandığını; bu yüzden de sözünü/eylemini/tavrını/sanatını sergileyip kendi kendisiyle konuşmaya tekrardan başladığını ifade eder: “Bir entelektüelin hoş sohbet olması pek de mümkün değil, hangi diyalog entelektüelin kendi monoluğundan daha zekice ve eğlenceli olabilir ki?…”

Devamını oku »