24
May

Aydın’cık kesimi neden endişeli?

   Yazan: Yunus Emre Tozal   Kategori deneme

Şu sıralar, “endişeli modern” tabiri hayli moda. Edebiyat camiasında hangi toplantıya katılsam, hangi sohbete kulak kesilsem, “endişeli modern” tamlamasıyla alakalı tartışmaları dinliyorum. Asıl dikkatimi çeken nokta, “endişeli” kelimesinin yarattığı huzursuzluk. Neden endişeli? Hadi modern’i geçelim de, neden endişeli? Endişeli olmayı gerektirecek bir şeyler mi yapmışlar? “Endişeli modern” kavramını bir başka yazımızın konusuna bırakarak, endişeli” kelimesini buradan alalım ve edebiyat camiasını gözümüzün önüne getirerek bir değerlendirmeye tutalım. Tutalım ve kimler neden endişe duyuyor, ya da “duyuyor mu?” bilelim.

Nereden çıktı şimdi bu demeyin. Birileri çıkardı ve gündem oldu. “Aslında hep vardı” dememek için böyle söylüyorum. “Hep var olan şey” nedir peki o halde? Değişmeyen, varlığını devam ettiren, bir yol üzerinde olup o yol üzerinden hiç ayrılmayan şey… Öncelikle tespitimizi yapalım, doğru oturup doğru konuşalım. Yıllardır köşebaşlarını tutmuş, entelektüel geçinen ve hatta “muhafazakâr” olarak kendisini tanımlayan, basın yayın camiasında yazdıklarıyla ve konuştuklarıyla iç dünyasının ne kadar zengin ve birikimli olduğunu yansıtmaya çalışanlara, bu dünya rahat yüzü göstermeyecektir. Eserleriyle ve PİAR çalışmasıyla büyük bir yazar-şair olduğunu ispatlamaya çalışan, kendisini bu yola adayarak hayatı boyunca da ispatlamaya çalışacak olan aydın’cık kesimi, her zaman “endişeli” olarak kalmaya mahkûmdurlar. Neden mi? Çünkü yazdıklarıyla, konuştuklarıyla yüz yüze gelmeye daima korkarlar. Bulundukları makam ve mevkilerini kaybetmekten, tuttukları köşebaşlarını yitirmekten, birilerinin çıkıp da kitaplarını eleştirmesinden veya tahlil etmesinden hep çekinmişlerdir. Hayatları boyunca da doğal olarak çekineceklerdir. Bir yandan daha çok insana kendisini tanıtırlar, diğer yandan eleştirmenlerden fersah fersah uzaklaşmaya gayret ederler. Eleştirmenlerin kitaplarını yağlarlar, “Aman bana dokunmasın, beni eleştirmesin” diye çırpınıp dururlar. Edebiyat camiasında her gittikleri ortamda ellerinden gelen gayreti sarf ederek çalışmalarını anlatırlar, eleştirileri kaldırabileceklerini ima ederler ve fakat eleştirmenlerden çok korkarlar. Çünkü o ana kadar inşa etmeye çalıştıkları temelsiz binanın, her an birileri tarafından ifşa edileceği korkusuyla yaşarlar. Binanın her an çökebileceği ihtimali, temelinin sağlam olmadığını ifşa edeceğinden sürekli bir şeyleri görmezden gelmeye çalışırlar.

Donald M. Murray’in “A Writer Teaches Writing” (Houghton Mifflin Company, U.S.A, 1985) isimli kitabında, yazarın düşünmek için, dünyasını dille ifade etmek ve anlamı keşfetmek için yazdığı anlatılır. Düşünce aşaması, yazmadan ortaya çıkmadığı gibi, yazarken de düşüncenin fonksiyonundan yararlanılır. Murray, yazarın ne söylemek istediğini, onu söylemeden önce bilmediğini; ne söylemek istediğini öğrenmek için yazdığını ifade ederken, “yazarın yolculuğu”nu önceliyor. Yazar, iç dünyasında bir yolculuğa çıkıyor ve bu yolculuk sırasında da keşfettiklerini okuyucularına aktarıyor. Peki, PİAR çalışmasıyla bir yerlere gelmiş, iç dünyasında yolculuğa çıkamamış ama çıkmış gibi davranmaya çalışan, söylediklerinin arkasında duramayan, Sartre’ın deyimiyle aydın geçinmeye çalışan zavallılara ne demeli? Yazma sürecinin çizgisel (lineer) değil, yinelemeli (recursive) bir süreç olduğunu bilmem hatırlatmaya gerek var mıdır? Yazar, süreci bir ya da birkaç kez geçirerek, iç dünyasında edindiği tecrübeleri aktarır. Ya iç dünyasında tecrübe edinmeden boşa kürek sallayanlara ne demeli?… Bu kesimi “aydın-cık” kavramıyla tanımlayabiliriz. Nitekim “aydın” değillerdir ama aydın’mış gibi davranmakta üzerlerine yoktur! Her an her şeyin uzmanı kesilebilirler. Mısır’da devrim olur, “Ortadoğu Uzmanı” kesilirler, AB Birliği’ne giriş sürecinde gelişme yaşanır, “Siyaset-bilimci” olarak açıklamalar yapmaktan geri durmazlar. Bir yandan ekonomi ile iştigallerken, diğer yandan edebiyat dünyasında her an bomba(!) açıklamalar yapabilirler.

Düşüncenin uzay ve zamanın ötesinde, öznenin dışında var olduğunu göze aldığımızda, karanlıkta kalan insanın halini daha net tasavvur edebiliriz. İçini bir kap misali sınırladığını; kalbini körelttiğini, kalbinde ışığın hiçbir şekilde giremeyeceği bir alan oluşturarak, o alanda varlığını idame ettirdiğini görürüz. Peki, karanlıklardaki kara delikleri güneş sanarak aydınlandığını sanan ve işin kötüsü kendisinin de aydınlatıcı bir işlevi olduğuna inanan “aydın-cık”lar, nasıl aydınlanacaktır? Kim, nasıl aydınlatacak “aydın-cık” kesimini?

Sözü Hollandalı ressam ve baskı ustası Rembrandt’in sözüyle ve yorumumuzla bitirelim. Düşüncenin fonksiyonunun hayatına kattığı anlamı şöyle ifade ediyor Rembrandt: “Düşünmediğim zaman, yaşamadığım zamandır.” Bence “aydın-cık” kesimindekiler, yazın dünyasında yaşamıyorlar. Çünkü yazma ediminin yazarı çıkardığı yolculuğun tadına varamadıklarından, iyi bir okuyucu da olamadıklarından âraftalar. Arafta kaldıkları müddetçe de endişeli olacaklardır. Çünkü onların, edebiyat dünyasında yerleri yoktur. Dolayısıyla tuttukları köşebaşlarının, dergi/kitap çıkarmalarının da bir önemi yoktur.

Yunus Emre Tozal

yemretozal@dunyayayenisoz.com