4
May

düş taşı

   Yazan: Yunus Emre Tozal   Kategori deneme

Düşler… Fecrin onulmaz yaralarına sürülen güneş ışığı merheminin, insanın da düşlerine sürüldüğü vakit başlar fırtına azra sahralarda. Kahramanımız kuyularda arar âzurde yaşları, eleğimsağma hüznün renklerini sunar mehlikaya…

Hayallere gidiş yolunu törpüleyen, zemberek hayat kırıntılarını toplar kanamış avuçlarıyla. Her ne kadar düşlerine vurulacak şamar seslerini duyacağını bilse de, duymadan ayrılmaz ölüme gülümsediği penceresinden. Oysa geride bırakmaya karar vermiştir üryan gözlerini. Âmâ dolaşmaya ant içtiğinden beridir hissetmeye başlamıştır aşkından yuvarlanan taşların sancılarını…

Ulvî düşlerini hür bıraktığı kuşların müstesna şehbâllerinde taşımaya adamıştır. Islaklaşırken yüreği, yağmurun karşı konul(a)maz seline tutulur. Yağmur fırtınaya dönüşse de uçurtması dalgalanır aşkın şâhikasında, elem dokur kirpiklerden süzülen çiğ taneleri…

Artık yuvarlanmak için kararını vermiştir. Uçurumların kıyısındaki al gelincikler gibi ölüme devamlı gülümseyecek, kâinatın akışına aldırmadan içini kâinata çevirecektir. Aşkına kıyam ettiği zamanı, zamanın ötesine geçebilmek için aracı olmuştur. Düşünde gördüğü aşkından yuvarlanan taşlar gibi yuvarlanmak en büyük sancısı, çırpındığı tufanlarda meçhule giden gemiye binmek en büyük gayesi olmuştur. Sessizce yol almak ister muhabbete; sevginin doruğuna çıkabilmek için feda eder umudun kıyısında topladığı incileri… Umudunu hakikat ateşine çevirmiş, korların gülistana çevrilmesini beklemeye koyulmuştur…

Uzleti bağrına bastığı kara taşlarla çevrili… Gönlü aşkın odunda alazlandığı için korku nedir bilmez, göçmen kuşlara katılarak güneşin doğduğu yere hicret eder. Sürgününde sürgün eder aşkı düşlerinde. Kavuşacağını bildiği halde dayanamaz, sabrın merhemini sürer intizar gözlerine. Nazını damıtır sevdasına, sevdası ölür; taşıyamaz bu yükü…

Öl sevdam! Bu yük sana ağır… Sen sadece görevini yap; aracı ol eşrefi mahlûkatın Rabbiyle iletişimine…

Dağları delmenin hesabını yaparken, güneşin gözlerini aldattığı hissine kapılır bir an; karanlık yavaş yavaş çökmeye başlar. Düşünde kuyulara yuvarladığı taşları bırakır ve geceye hazırlanmaya başlar. Kâinatta sükûtunu bozacak bir işaretin izini sürmektedir gözleri. Birdenbire kuyuya attığı taşların bir nur gibi parladığını görür ve yıldızların taşların yanında sönük kaldığını müşahede eder. İlk defa yıldızların sönük kalmasına şâhit olduğundan hayrete düşer. Ama o daha çok dolunayın konumunu merak ettiğinden olacak, gözleri bu nura karşı dolunayı aramaktadır…

Heyhat! Dolunay ortada yok!… Tüm sahte düşleri bünyesinde topladığı dolunay, yer yarılmış da yerin içine girmiş sanki… Düşlerde hakikat perdesini gizleyen dolunay, dayanamaz elbet bu nura, kim bilir belki de parçalanmıştır…

Taşların zikrini duymaya başladığı an, asumanlarda uçtuğunu hissetti… Kurduğu tüm aşka gebe düşlerinin yanından kanat çırparak ilerledi. Yuvarlanan taşları, sancısından parçalanan kayaları izleye izleye semalara çıktı. Birden kendisinin de taş olduğu hissetti ve yuvarlanmaya başladı… Öyle bir yuvarlanmaydı ki nereye varacağı konusunda içinde hiçbir ukde yoktu, hiç endişe taşımıyordu…

Biliyordu nereye gittiğini… Rabbinin huzuruna varacağını daha önceden kurduğu düşte görmüştü…