27
Nis

kölelikten kaçış, ruhun özüne dönüştür

   Yazan: Yunus Emre Tozal   Kategori deneme


Sevdiklerin bir bir ayrılacak senden, tek başına kalacaksın… Tek başına dağların sırtlanmadığı yükü sırtlanmaya çalışıp, adımlamaya başlayacaksın hayatı…

Hayat böyledir. Hayatın özü, ruhun özündedir. Ruhun özünü yani Allah’ın isimlerinin tecelli olduğu özümüzü anlarsak ve dönüş yaparsak “ben”imize, eşref-i mahlûkat oluruz. Taptığımız adeta her gün anarak/ilgilenerek ibadet ettiğimiz putlardan ne kadar sakınırsak, o kadar özümüze döneriz. Lakin bu çağda korku filmleri izlediğimizden midir nedir artık insanlardan korkmaya başladık. İki ayaklı şeytanlardan… İki ayaklı şeytanlar korkuta korkuta yüreğimizi, özümüzden epey uzaklaştık…

Anlayabilmiş değilim, tanımlarında refah, mutlu, huzurlu bir dünyanın tanımını haykırmak güruh kalabalıklara ve sonra da bombalar atmak kalabalıklara neyin nesi, kimin fesi?… “İnsan nasıl daha zevkli öldürülür?” sorusuna cevap arayan bir zihinle nasıl iletişim kurulabilir?…

Dipsiz kuyulara, çıkmaz sokaklara ilerledikçe ilerleyen, taş yürekli hatta taştan daha katı -çünkü taşlardan öyleleri vardır ki, onlardan ırmaklar fışkırır, öyleleri vardır ki yarılır, ondan sular çıkar, öyleleri vardır ki Allah korkusuyla yuvarlanır.¹– yürekli insanlara hür olduğunu nasıl anlatabilir, ya da kurdukları sistemde özgür olduğunu nasıl kanıtlayabilirsin? Onların boyunduruğu altına girip kanunlarına itaat ederek mi?!…

Kanun koyuculara karşı geleceksin, hürriyet ateşi altında özgürlük mücadelesi vereceksin. Hürriyetin ne olduğunu sorgulamaya başladığında ise, bir kılıfa büründürülüp susturulacaksın. Hürriyet ateşi altında ısınmaya çalışan bir köle misali… Düzensizlik içinde düzen aramaya çaba göstermek, tanım üzerine tanım yapmak… Tutsak nidalar içinde haykıra haykıra özgürlük türküleri söylemek…

Düzensizlik içinde düzensizlik oluşturan kanun koyucular, temeyyüz edilen kölelik şartlarını değiştire değiştire bir türlü oluşturamadılar. Tahakkümü altına aldıkları suçluları ilan ederek tanımlara ulaşmaya çalışan bu sefil insanlar, tarihin her sayfasında kara listelerin başlarında bulunuyor. Kendi zamanlarında özgürlük getirecek (!) bu insanlar, öldükten sonra düzensizliğin, köleliğin oluşmasında baş sorumlu ilan ediliyor… İşte Stalin, işte Lenin, işte Mussolini. İşte Firavunlar, Nemrutlar… Hitler,  dediğinizi duyar gibiyim… Say say bitmez!

İşte böyle bir hayatta yaşıyoruz. Gözyaşlarının eksik olmadığı, insanların bir köle gibi yaşamak zorunda bırakıldığı bir hayatta… Feodal sistemdeki serf grubu kapitalist sistemde işçi oldu. Özü değişmedi anlayacağınız, sadece sistemin ismi değişti. Ardından gelen liberal sistem ve 1970lerden sonraki neoliberalizmde de köle durumda bırakılan insanın sadece ismi değişti. İnsanları köle ayırımından ayıran tek din olan İslam, insan yeryüzüne gönderildiğinden beridir insanların birbirinden ne ile ayrılacağını müjdelemiştir. Bakınız Peygamberimiz ne güzel ifade etmiş:

“Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız. Âdem ise topraktandır. Hepiniz toprağın zerreleri gibi eşitsiniz. Arap’ın Arap olmayan üzerine bir üstünlüğü yoktur. Arap olmayanın da Arap üzerine bir üstünlüğü yoktur. Siyah derili olanın beyaz derili üzerine bir üstünlüğü yoktur. Beyazın da siyah derili üzerine bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük sadece takva iledir”²

İnsanların güçlü-güçsüz olarak ayrıldığı modern dünyada, elbette ki güçsüzler ezilecektir, masumlar öldürülecek, yetimler katledilecektir. Öyle ya kim ne diyebilir, geceleri bombaları şehirlerin üzerlerine bırakıp, ertesi gün yüzleri kızarmadan “Biz demokrasi getiriyoruz, istikrar getiriyoruz, refah ve mutluluk dolu bir ülke vaat ediyoruz… Bunun için çalışıyoruz…”  diyebilenlere! Gücün olduğu kadar değerlisindir. Gücün olduğu kadar sevilir, sayılırsın. Yani gücün olduğu kadar insan muamelesi görürsün… Gücün kadar insansındır modern dünyada!

Ahirete inanmayan insan ancak dünyayı cennete çevirmeye çalışır. İmtihan üzere gönderildiği bilincinde olan insan, niçin dünyayı cennete çevirmeye çabalasın ki? Deniz kenarında bir villa alıp dünyada cennet dolu hayallerle yaşamaya çabalayacağına, Rabbinin rızasını daha çok kazanmaya çalışır ve Rabbinin vaat ettiği cennete girebilmeyi ister. Çünkü bir gün öleceğini bilir ve ona göre ayağını yorganına göre uzatır. Ters dönmüş mantık ise dünyayı cennete çevirmeye çalışır. İyide bombalarla dünya cennete çevrilebilir mi?… Bombalarla onlarca ülke cehenneme çevrilebilinir ama o ülkelerin gelirleriyle birkaç ülkede müthiş bir zenginlik, müthiş bir cennet tasavvuru hayatı inşa edilmeye çalışılabilinir, değil mi?!…

Muhteşem bir düzene sahip olan kâinatın fıtratını değiştirmeye çabalamak…  Atomu bulup insanları katletmeyi tahayyül ederek bomba yapmaya çalışmak… Birileri demiri eritip yüreğime döküyor sanki… Durulacak gibi değilim… İnsan nasıl böyle bir tasavvuru kameraların karşısında normal bir olaymış gibi sunabilir, ya da nasıl ikiyüzlü olabilir yüzü kızarmadan, anlayabilmiş değilim…

Hasretlerimizin ardından yüreğimize taşlar bastık, lakin bağrımız delindi bomba sesleriyle… Çocuklar dünyayı cehennem zannettiler, uçurtma uçurmuyorlar Irak’ta, Filistin’de, İslam coğrafyasının her yerinde… Kan oluk oluk akıyor, dinmedi hala… Her gün duymaya alışık olduğumuz katliam haberleriyle biz pıhtılaştık da, ümmetin yitik çocuklarının kanları pıhtılaşmadı…

Şarapnel sesleri ile uyandırılıyor yataklarından bebekler, çocuklar mermilerle misket oynamaya çalışıyor mazlum coğrafyamızda…

Anlayabilmiş değilim, Bir insan niçin Rabbine karşı gelip bir insanı öldürebilir, hatta Rabbini hiçe saymaya kalkışabilir? Şeytan bile “Senin izzetine yemin ederim ki…”³ diye sözlerine başlıyor. Bu durumda Allah’a küfretmek için Allah’ın verdiği nefesi alanların durumu, yani iki ayaklı şeytanlar şeytanın şeytanı oluyor… Öyle değil mi? Şeytandan daha öteye gidişattır bu gidişat! Esfel-i safilin yoludur bu yol!

Şeytanın şeytanı olmaktan sana sığınırız ya Rabbi…

1-) Bakara Suresi, 74
2-) Buhari, Mezalim 10
3-) Sad Suresi, 82

Diriliş Saati, Sayı: 23