10
Mar

Görselliğin sahiciliği hakikati değiştirir mi?

   Yazan: Yunus Emre Tozal   Kategori sinema

life of pi

Yabancıyı “tanıdık olmayan” olarak tanımlarsak, yabancı olan şeyin insana biraz yakın biraz uzak olduğunu söyleyebiliriz. Sartre yabancı kavramını tanımlarken, “Kendimin karşısındaki ‘ben’dir, yani doğa insanının karşısında kafa insanıdır” bakışıyla insanın doğayla özdeşleştirdiği kendi benliğinin dahi farkına varamayacağını ifade eder. İnsanın benliğini kendisiyle çatıştırdığı durum, doğayla özdeşleşme arzusundan kaynaklandığından, yabancı aynı zamanda yalnız olandır; ne zaman ki nefsiyle baş başa kalır, o zaman yabancı olan kimliğini de ortaya çıkarır. Baudelaire, Paris Sıkıntısı’nda karaktere bir yabancının sürekli sevebileceği şeyin eşsiz bulutlar; yani doğanın özü olabileceğini söyletir. Çünkü insan, ancak yabancı olan kimliğiyle başbaşa kaldığında sürekli sevebileceği olguya erişebilir.

Daha önce En İyi Yönetmen Oscar’ını kazanan Ang Lee, yeni filmi “Pi’nin Yaşamı” ile daha şimdiden birçok sinema eleştirmeninin övgüsünü aldı. Kanadalı yazar Yann Martel’in aynı adlı romanından uyarlanan film, Pi’nin, yazar arkadaşına onu Tanrı’ya inandıracak bir hikâye anlatacağını söyleyerek başlar ve bizi 11 yaşındaki Pi’nin din ve bilimin savaşına tanıklık eder. Pi’nin kişiliğini bulma yolunda hakikat arayışına başlaması, izleyiciyi farklı bir görünümler dünyasına götürür. Filmde Pi’nin çocukken okuduğu Camus’nün Yabancı hikayesi de aslında iç dünyasındaki çatışmasına ayna tuttuğu için yerinde kullanılmış önemli bir öğedir. Pi bu süreçte, her dinin insanı vicdanıyla baş başa bırakan taraflarını toplayarak zamanla Hinduizm’i, Hıristiyanlığı ve Müslümanlığı bir arada götürmeye başlar. Pi’nin tek isteği ise doğayla saygı çerçevesinde yaşayan iyi bir insan olmaktır.

Pi’nin ilk gençlik döneminde yaşadığı bir gemi kazası, kendisinin belki de ömür boyu inanacağını sağladığı bir hikâyeye dönüşür. Her şeyini kaybeden ve okyanusun ortasında yalnız başına kalan Pi’nin hayata tutunma çabasında devreye giren Tanrı inancı, inanç sorgulamalarıyla Pi’nin kaderle olan imtihanını ortaya çıkarır. Pi’nin okyanusta Richard Parker adını verdiği bir kaplanla yalnız kalarak ölüm kalım savaşı vermesi, Pi’nin nefsiyle olan bir imtihanıdır ve filmin sonunda hayatta nasıl kaldığını yetkililere ağlayarak anlattığı ikinci hikâyenin de temelidir. Pi, okyanusta yaşadığı süreçte öyle bir gel-gitler yaşamıştır ki, bu yüzden yetkililere ilk önce yaşadığı o büyük değişimin büyüklüğünü mecazi olarak anlatır. Böylelikle görselliğin muhteşem bir şekilde ön plana çıktığı film, görselliğin sahiciliğinin hakikati değiştirip değiştiremediğini de sorgular iç dünyamızda. Çünkü Pi’nin yetkililere ilk anlattığı hikaye ve bize de görsel bir şölen gibi izletilen hikâye mecazidir, izleyicileri hayallerinin sınırlarında dolaştırır. Pi’nin yetkililerden başından geçenleri somut olarak anlatılması istendiğinde ise ağlayarak başından geçenleri anlatması, yaşadığı travmanın büyüklüğünden ve gerçekle yüzyüze gelmesinden kaynaklanır. Gerçekle yüzyüze gelmek, insanın kendisini aynada görüp bu dünyaya ait olmadığını hissederek metafizikle bağ kurmasını sağlar Pi’ye. İnsan gözünün gördüğü en çıplak hakikatin ölüm olduğunu düşünürsek; seyirci Pi’nin ölümle mücadelesini onun inanılması güç hayaller dünyasında gezerek yapar. Bu yüzden de filmin ikinci bölümünde Pi’nin hayat mücadelesini, yönetmen bir Matrix, Avatar, İnception gibi farklı bir dünyanın imajları olarak izletir bize. Pi, metafiziğin içinde hakikatin ne olduğunu sorgulayarak bir yolculuk yapar. Sık sık Tanrı’yı ve kendisini düşünür, kimi zaman isyan eder, kimi zaman şükreder.

Hangi hikaye gerçek?

Filmde anlatılan mucizevi hikayenin başında çok önemli bir olay gerçekleşmekte. Pi, -kaplan- Richard Parker’la başbaşa kalmadan önce botu bir zebra, bir sırtlan ve de bir orangutanla paylaşan Pi, sırtlanın zebrayı öldürdükten sonra orangutanı öldürmesine hemen ardından ise o dakikaya kadar görünmemiş Richard Parker’ın bir anda sahneye çıkıp sırtlanı öldürmesini izliyor. Peki, bu olayın önemli kılan şey nedir? Bunu filmin sonlarına doğru Pi’nin geminin battıktan sonra kurtulduğu olayı alternatif bir hikaye ile anlatmasıyla anlıyoruz. Bu hikayeyle aslında mükemmel bir metafora imza atıldığını fark ettiğimiz film, insanoğlunun gerektiğinde yamyamlık ve barbarlık yapabilecek kadar korkunç bir varlık olduğunu da tüm gerçekçiliğiyle gözler önüne seriyor. Pi’nin yetkililere ağlayarak anlattığı ikinci hikayede zebranın denizci, sırtlanın aşçı, Pi’nin kaplan ve annesinin orangutan olduğu, aslında açlıktan deliren aşçının denizciyi öldürdüğünü ve sonrasında ise Pi’nin annesini öldürdüğü gerçeğiyle tanışıyoruz. Ve tabii Pi’nin aşçıyı öldürmesiyle sonlanan hayatta kalma savaşında bir sineği bile incitmemiş olan Pi’nin sonunda katil olduğunu ve de en kötüsü bütün bu korkunç olaya tanıklık ettiğini anlıyoruz. Pi’nin kendini ilk hikayeye inandırmasının sebebi ise umudunu kestiği hayata tutunabilmek ve tekrardan aile kurabilmek… Devamını oku »

2. sayfa12345...1020...Son sayfa »