10
Mar

Gözlerin kapalı yaşıyorsan, gündüzler rüyadır: “Barton Fink”

   Yazan: Yunus Emre Tozal   Kategori sinema

New York’tan Hollywood’a gelen bir yazarın yazma/yazamama hikâyesini anlatan bir film olan Barton Fink, bir Coen Kardeşler (Joel Coen – Ethan Coen) filmi. Filmin bir yazarın iç dünyasından dış dünyaya gözlemlerini ve başından geçenleri hayal ve gerçek arasındaki farklılıklara değinerek anlatımı kült bir yapıt ortaya çıkarmış. Başarı ve başarısızlığın ne olduğunu izleyiciye sorgulatan, cennet ve cehennemin arasındaki farkını muhteşem bir imge anlatımıyla başarabilmesi, Coen Kardeşlerin belki de daha üçüncü filmlerinde (1991) sinema dünyasında kendilerinden epeyce söz ettirecek olmalarının bir göstergesi olsa gerek.

Film, Barton Fink adında gittikçe ünlenen bir tiyatro yazarının, son eseriyle epey beğenildiği, alkışlandığı bir sahneyle başlar. Barton Fink’in tiyatro sahnesine çağrıldığı anda, mütevaziliğinden geri planda sessizce durması; mimiklerle ve yüz ifadesiyle anlatılarak yazarın ne kadar da sakin ve kendi halinde biri olduğu anlatılır. Son eseri çok beğenilen yazarın, Hollywood’dan gelen iş teklifi aklını başından alır ve New York’u bırakıp Los Angeles’a gelerek Hollywood için film senaristliği yapmaya başlar. Sözleşmelidir, ilk defa sözleşmeli olarak çalışmaya başlayacaktır. Aslında a sınıfında olan bir yazardan b sınıfı bir şey yazmasını istemek, o yazara edilmiş en büyük haksızlıktır, ama bu haksızlığın farkını henüz kavrayamamıştır Barton Fink. Ne yapacağını bilemez, kendisinden güreşle alakalı bir film senaryosu yazması istenmektedir. Bocalar durur, yapımcıyla görüşür, yan taraftaki komşusuyla tanışır, ardından ünlü bir romancıyla buluşur, olaylar gelişir. Filmin hikâyesini uzun uzadıya anlatmak, izlememiş olanlar için yersiz olur. Özellikle bu film için yersiz olur, zira filmde öyle bir imgesel anlatım var ki, Barton Fink’in senaryoyla ilgili yazdığı ilk cümleleri İncil’de de bulunduğunu görmesinden, kaldığı odanın duvar kâğıtlarının soyulmasına kadar her sahne yoğun bir anlatıma sahip. Böylesine bir imgesel anlatımı her izleyenin kendisinin keşfetmesi, filmi daha iyi anlamasına yardımcı olacaktır.

Barton şöhreti küçümser, tek istediği aslında tiyatronun bir devrim yapabileceğini insanlara göstermektir. Yeni bir tiyatro yaratmak, yazın dünyasını belki de fethetmektir. “Ben yaratıcıyım” diye toplumun arasında haykırdığı anda ise, yumruğu yer ve yere düşer. Hollywood kendisinden çok basit bir senaryo istemektedir, hatta bu yüzden yazacağı filmle alakalı görüntüler bile izlettirilir kendisine. Buna rağmen yazamaz Fink, bir türlü kendisini toplayamaz, sezilerini kaybetmiştir. Çünkü ruhunu ve tüm hayallerini saat başına aldığı ücret ile değiştirmiştir. Hiç üretmeden para kazandığı gibi hiç üretmeden övgüler bile almaya başlamıştır. Aslında en başta a sınıfı bir senaristtin kendisinden b sınıfı bir senaryo istenmesine karşı çıkmalı, yapamayacağını söylemeliydi. Aksi takdirde iyi bir eser yazarak sisteme zarar verebilirdi. Söyleyemedi, çünkü yapamamanın duygusunu daha önce hiç hissetmediğinden bilmiyordu. İşi kabul etti ve yapamadı. Hoş, kendince yaptı ve dediği gibi hayattaki en büyük eserini kaleme almıştı. Ne de olsa ona göre gerçek başarı, “hayal ettiği başarı”ydı… Başarının tanımını “hayal edilen” olarak veriyordu bize yönetmen.

Barton Fink, öncelikle “Bir yazarın özgürlüğünün elinden alınması, ona yapılan en büyük kötülüklerden biridir”’i çok iyi anlamış bir filmdir kanımca. Yönetmenlerin Holywood’un insanları nasıl harcadığını anlatması, hatta Hollywood’un kapalı kapıları ardında dönen işlerle birlikte sevilen sayılan roman yazarlarının gerçek hayatlarına inmesi filmin çok önemli ayrıntıları. Sevilen sayılan romancıların kitaplarının “gerçek” yazarlarını sorgulattıran film, maddiyat yüzünden ismini duyuramayan ve piyasaya hizmet etmek zorunda kalan asistanların yeteneklerinden faydalanan romancıların iç dünyalarına götürüyor izleyiciyi. Sanat eserinin nasıl ortaya çıktığını; çıkabildiğini düşündürüyor.

Barton filmin sonunda kendisine çizilen bu alandan çıkmak zorunda olduğunu, aksi halde artık yazamayacağını anlar. Hollywood, Barton’ı yalnızlığa sürüklemiştir, sıradan insanların hikâyelerinden uzaklaştırmıştır.  Ne de olsa sözleşmelidir, sözleşmeyi terk ederek özgür fikirlerini keşfedeceği dünyaya geri dönmek zorundadır. Çünkü kendisine çizilen bu sınırlı dünyada yazamamaktadır. Yazamamak, hayal edememektir Barton’a göre; The Truman Show’da kahramanın sahte dünyayı yırtarak gerçek dünyaya gitmesi gibi Barton da sonunda Hollywood’un kendisine çizdiği bu saçma sapan alandan uzaklaşarak kendisini bulur. Kaldığı otelin alevlerinin arasından uzaklaşma vakti gelmiştir, cehennemden uzaklaşmaya çalışır, kaçabileceği, otelde hayal âlemine gidebildiği tek hayale, geriye kalan tek yere kaçar; tablodaki kızın yanına.

Yunus Emre Tozal