5
Haz

127 Saat’te Hakikate ulaşılabilir mi?…

   Yazan: Yunus Emre Tozal   Kategori sinema

“Bu kaya…
Hayatım boyunca beni bekliyormuş.

Varoluşundan beri…
Daha bir meteorken…
Milyarlarca yıl önce…
Uzayda buraya düşmeyi bekliyormuş.

Hayatım boyunca buraya sürüklenmişim.
Doğduğum an…
Aldığım her nefes…
Yaptığım her şey beni buraya, evrendeki bu çatlağa sürüklemiş.”

127 Saat – Aron Ralston

Inception (Başlangıç) filminde rüya âleminin derinliklerinde yolculuk etme fikri nasıl soyut entegrasyonu yaşanılabilir bir ufuk açıyorsa, saraylı bir hafızı yanınıza alarak dünyayı gezmek de, insanın kalbinden hakikate doğru hayal âleminin kapılarını açabilir. Bir seyyah için gezilen ve görülen yerlerdeki anılar, bu anlılara katmış olduğu değerlerle birlikte aldığı heyecan onu öylesine kaplamalıdır ki, Lin Yutang’ın şu sözüne hitap ettiği kişi olmak istemelidir:”İyi seyyah nereye gittiğini bilmeyendir. Mükemmel seyyah nereden geldiğini bilmeyendir.” Danny Boyle’un Slumdog Millionaire’den önce çekmeyi düşündüğü ama 2010 yılında çekebildiği ve başrolde James Franco’nun oynadığı 127 Saat (127 Hours) filmi, seyirciye oturduğu yerden duyguları tattırmada o kadar başarılı ki, bir sesle bir görüntü ile acıyı, tatlıyı, sabrı, soğuğu, hayatın içinde fark edemediğimiz ama başımıza bir iş geldiğinde de fragman gibi gözümüzün önüne gelen güzellikleri, pişmanlıkları hissedebiliyorsunuz.

Inception’da rüya ile gerçek arasında gidip gelen ve bu dilemma içinde başka birinin zihninde yolculuğa çıkmanın tarifsiz hissine kapılmak ya da Evliya Çelebi gibi fersah fersah gezerek tabiatla içli dışlı olmak… Yolculuk yapmak, hayatın akışı içerisinde mola alıp başka hayatlara açılmak gibidir: uçuşup giden düşünceler içerisinde anlamın peşine kapılarak hayatı ve getirilerini anlamaya çalışmaktır. İnsanoğlu hem iç dünyasında hem dış dünyasındaki yolculuklarında hep kendiyle baş başa kalmıştır, çünkü yolculuk insanı en başından kendiyle baş başa bırakan bir eylemdir. Görünür değildir ve fakat ağaçların arasında kaybolup beliriveren güneş gibi insanı hayatın hızlılığından bir anda alıp bir başka an’a götürür. Peki, bu an’lar birleştiğinde ne olur hiç düşündünüz mü? Inception filminde rüya içinde rüyalara girerek, hatta rüyalar üzerinden zihinlere sızarak zaman kavramı aşılabilir mi? Eğer aşılırsa sonraki sorumuz şu olacak: Zaman kavramı aşılarak gerçekliğe ulaşılabilir mi?

Zamanlı bir an’dan zamansız bir an’a nasıl geçilir? 127 Saat, her şeyden önce içinize umut ve doğa sevgisini aşılayan, sabrı ve tevekkülü hatırlatan, insanoğlunun hafızasında kötülüklerin yer etmediğini, sadece iyiliklerin ve güzelliklerin hatırlanabildiğini gösteren, kayboluşun ve çaresizliğin yarattığı hayallerle birlikte hayatta kalma mücadelesini anlatan bir film. Tema olarak Into The Wild ayarında sürükleyici ve muhteşem müzikleriyle de etkileyici… Inception’daki gibi kurgu içerisinde kurgu gibi ilerlemese de, seyirciyi an’ın içerisinde yolculuğa davet ederek kurgu’nun içinde sürekli flashback yapıyor; çaresizce elini kayalara sıkıştıran dağcının gözünden bir dünyayı inşa ediyor. Filmi bir modern hayat eleştirisi olarak da okuyabiliriz. Film, modern insanın “gerçek hayat”tan ne kadar da uzak kaldığı, hayatın hızına kapılarak asıl güzelliklerden uzaklaştığı, iç dünyasına gereksiz yere baskı yaparak kendisini ruhsuz binalara kaptırdığı düşüncelerine yönlendirmekle kalmıyor, hakikatin ne olduğu sorusuna cevap vererek gerçekleri adeta bir tokat gibi çarpıyor. Seyirciyi “İnsanın hayatı boyunca görebildiği en çıplak gerçek ne olabilir?” sorusuna yönlendirerek, aslında insanın başına gelebilecek en imkânsız gibi görünen ama geldiğinde de kendisini sorgulatan “ölüm”ün kokusunu hissettiriyor.

İnsanın güneş ile olan ilişkisi, her gün sabah saatlerinde buluşması… Bazı filmler vardır, etkisinden kolay kolay uzaklaşılmaz, o filme dair imgeleri gördükçe ve hatırladıkça film hemen akla gelir. Başrol oyuncusu James Franco’nun ailesi ile olan ilişkisi, hayatla olan bağı, kâinatla olan bütünleşmesini izleyerek bir anlamda kendimizi sorguya çekiyoruz. İnsan psikolojisinin bir anda şekilden şekle nasıl girebileceğini etkileyici bir şekilde anlatan film, psikolojik film sevenler için kaçırılmaması gerekiyor. Filmden hemen sonra görülen davranış bozukluklarını şöyle sıralayabiliriz: Musluk açıkken suyun ziyan olduğu düşüncesi, bir tabak yemeğe sanat eseri muamelesi yapmak, bir aydır el değmemiş odayı büyük bir özenle toparlamak, güneşin kıymetini anlayarak güneşte durmak…

Danny Boyle, insanı zorlayan filmler yapmakla meşhur. Tabiri caizse “Bu kadar da olmaz” dedirten an’ları görürüz Danny Boyle filmlerinde. Trainspotting filminde de, Slumdog Millionaire filminde de vardı “Bu kadar da olmaz” dedirten sahneler. Buna rağmen Danny Boyle, başrol oyuncusu Aron’un halüsinasyon gördüğü sahnelerin çekimiyle yine uzun süre konuşulacak bir yapıt ortaya çıkarmış. Her sahnenin hayal olup olmadığını sorgulatan sahneleriyle Boyle, 127 saat boyunca ne kadar zorluklarla karşılaşırsa karşılaşsın, ümidini kesmeyen bir adamın iç dünyasını derinlemesine anlatmayı başarmış. Büyük bir psikolojik testten geçen, kurtulduktan sonra gökyüzüne bakıp Tanrı’ya teşekkür eden bir dağcı rolünü oynayan James Franco’nun performansı gerçekten muazzam. Danny Boyle başarılı başrol oyuncusunun performansını şöyle yorumluyor: “Slumdog ile ben kazandım Oscar’ı, artık bir de başrol oyuncusunun performans odaklı filmini çekeyim ona kazandırayım.”

Kamera çekimleri ve hikâyenin işleniş tarzı ile farklı bir film 127 Saat. Filmi suluğundan su içen bir dağcının, nefes nefese kalışını içtiği suyun geçtiği yerlerden izlerkenki an’larıyla, hele o kendisiyle talk show yaptığı müthiş sahneyle hatırlayacağım. Film, “Bir insanın psikolojisi ne durumda olursa olsun, tebessüm etmesi, gülmesi bir ihtiyaçtır” tezini doğruluyor. İnsanoğlunun kayayla mücadelesi… Sonunda yine de hayata bağlanmak ve iki kollu insanlara aslında hayatın ne kadar güzel olduğunu hatırlatan kaçırılmaması gereken bir film 127 Saat.

Filmin Oscar ödülü alabileceği çok konuşuldu yazıldı çizildi. Oscarlık bir film olduğunu çekim teknikleri, renkler ve soundtrack’ından çok rahat anlayabiliyoruz aslında ama hep birlikte göreceğiz Oscar alıp alamayacağını.

Yunus Emre Tozal

yemretozal@dunyayayenisoz.com