29
Tem

Varoluşçu Entelektüel Dışbükey Yazar: Selahattin Yusuf

   Yazan: Yunus Emre Tozal   Kategori söyleşi

Söyleşi: Yunus Emre Tozal & Emre Dinç

İlk kitabınız “Sirenleri Taşa Tutun’dan son kitabınız “Niçin Ağlıyorsun Elisabeth, Mutlu Değil miyiz?”e… Selahattin Yusuf ne anlatıyor?

S. Yusuf: Hayat var olduğu biçimiyle anlaşılır mıdır; yoksa anlaşılabilmesi için bizim çabamıza ayrıca ihtiyaç mı duyar? Ben ikinci cevabı tercih ediyorum; daha doğrusu ikinci cevabı vermek zorunda hissediyorum kendimi. Eğer anlaşılabilmesi için bizim çabamıza ihtiyaç duyan bir şeyse hayat, bu çabayı nasıl göstereceğiz? Görüp yaşadığımız şeylerin, okuduğumuz bilgilerin, başımıza gelen olayların anlaşılabilmesi için bir çabaya ihtiyaç var. Bu çaba için ayrıca hazırlık yapmak gerekiyor. Okuma, düşünme, hissetme gibi. Bu kanalların açık tutulması gerekiyor. Çok kafa patlatmak, çok okumak, çok düşünmek gerekiyor. Giderek dünya karmaşık bir hale geliyor çünkü. Hayatta başıma gelen olayları, okuduğum kitaplardaki dünyanın gidişatını anlamak için, yaşanılanları iç dünyama ifade etmek; izah etmek için kendi dilime çevirmek zorunda hissettim. Yaşadıklarımı okuyarak, tefekkür ederek, analiz ederek bir tercüme faaliyetine dönüştürdüm. Bu tercüme faaliyeti de bir yaşama biçimine dönüşerek alışkanlık kazandım. Dolayısıyla yaşadığım şeyleri kendi dilime tercüme ettiğimde, kayda değer şeyleri kaydettiğimde yazı ortaya çıktı. Bu yüzden ilk kitabımla son kitabım arasında bir fark yok diyebilirim.

“Şafaktan Çok Önce”nin en çok konuşulan tarafı, felsefe ve sanat büyüklerinden ciddi alıntıların olması. Goethe, Tolstoy, Kafka… Askerliği onlarla yaşamışsınız gibi. Onlara neden bu kadar ihtiyaç duydunuz?

S. Yusuf:
Hayatı kendinize tercüme etmek zorunda hissettiğinizde, bize kadar bu faaliyetin içinde bulunmuş, kafasını bu konuda çalıştırmış, belli ipuçlarına ulaşmış insanları da ister istemez önemsiyorsunuz ve onların hangi ipuçlarına ulaştığını bulmaya çalışıyorsunuz. Dolayısıyla farkında olmadan bir yol arkadaşlığı oluyor. Kitaplarımda kullandığım isimlerin, insanın yol arkadaşlarından bahsetmesi gibi gayet doğal ir şekilde algılanması gerekiyor. Bu kadar doğaldır çünkü. Bundan da çekinmiyorum. Hani çok fazla isim geçiyor, bu rahatsız edebilir elbette. Umarım daha ileriki yaşlarda bu azalır. Çünkü bu aynı zamanda bir acemiliğe de işaret eder. Hepimiz lisede okurken defterimizin arkasına yazdığımız güzel sözlerin altına falan düşünür, falan filozof kişi diye yazarız. Benimki de belki o zamanlardan kalma bir alışkanlık. Fakat giderek, onların düşünceleri, onların hissiyatları görünmez biçimde benim yazımın kanına karışıyor. Bu nokta önemli. Karışım ne kadar artarsa, ne kadar görünmez olursa, yani ne kadar kana karışırsa, içselleşirse, yazının kılcallarına karışırsa yazı da o ölçüde gelişir, düşünce dünyası da o ölçüde genişler. Demek ki bana yol arkadaşlığı etmiş isimlerin yazdıkları bende o kadar gelişmemiş, hammaddeler olarak, isimler halinde kalmış. İleriki yıllarda belki gelişir. (Gülüşmeler, Estağfurullah deyişler…)

Meksika Sınırı’na kaçan tipik kanun kaçaklarısınız. İsmail Kılıçarslan böyle tarif etmişti Meksika Sınırı’nı. Niçin kaçıyorsunuz, sizleri kim/kimler kovalıyor?

S.Yusuf: Herkesi birileri kovalıyor aslında. Mesele şurada; birileri bizi kovalıyor ve fakat bunun farkında mıyız? Aslında birileri bizi kovalıyor, birileri bizi yakalıyor ve cezalandırıyor. Türkiye şartlarında çoğunluğun başına gelen bir şey bu. Fakat bundan kaçabilecek bilgi birikimi, cesaret ve güç ortada yok. Bir reklâm tabelası, bir TV programı bizi takip eder ve yakalar. Birçok gereksiz kitap bizi çok düşük bir zihin seviyesine, çok düşük mantık silsilelerine, çok düşük akıl tutarlılıklarına mecbur bırakabilir. Birçok yaşam biçimi bizi takip eder ve yakalar. Bunlardan kaçabilecek cesareti, formasyonu, bilgiyi, hissi elde edebildikten sonra ancak bunlardan kaçmamız gerektiğinin farkına varabiliriz. Bu bir bilgi ve hi s meselesidir. Gelişmiş bir beyin ve gelişmiş bir kalp olmadan, kurulu her türlü düzenin oyuncağı olma talihsizliğini fark edemeden yaşama tehlikesi altındayız. Eğer farkında değilsek, edilgen kalırız. Türkiye’deki eğitimin bu kadar geri olması, insanların bu kadar düşünmüyor-taşınmıyor olmaları, insanların tuzaklara fazlaca yakalandıkları anlamına geliyor. Biz program olarak bu kaçışın nasıl mümkün olabileceğinin ipuçlarını, kendimizin ulaştığı ipuçlarını seyircinin de keşfettiği ipuçlarıyla insanlarla paylaşmaya çalışıyoruz. Yaptığımız sadece budur. Temas ettiğimiz insanlarla bunun yollarını birlikte arıyoruz. Yeni bir girişim gibi duruyor gerçekten de televizyon dünyasında. Bu yüzden teknik anlamda deneysel bir program.

Devamını oku »