12
Tem

Fatih Andı ile Söyleşi

   Yazan: Yunus Emre Tozal   Kategori söyleşi

fatih andı

Söyleşi: Yunus Emre Tozal & Zeynep Elbasan

Hocam okumak insanoğlunun en önemli eylemlerinden biridir. Kendini okumak, kâinatı okumak, hayatı okuyabilmek… Okumak, Yunus Emre’nin ifadesiyle “İlim ilim bilmektir/İlim kendin bilmektir/Sen kendini bilmezsen/Bu nice okumaktır”. Okumayı insanın kâinatla ilişkisi içerisinde nasıl tanımlıyorsunuz? Okumak-anlamak çerçevesinde neler söyleyeceksiniz?

F.Andı: Öncelikle okumakla “anlama”yı birlikte düşündüğümüzde okumak anlamlı bir iş haline geliyor. Yoksa okumak hamallıktan ibaret bir durum arz ediyor. Hemen söyleyelim, öyle insanlarla karşılaşmışızdır ki deliler gibi okurlar, ama birer çıkmaz sokaktırlar; okuduklarını özümseyip, kendilerine mal edip yeniden özgün bir yoruma dönüştüremeyen birçok insan vardır. Her boş zamanlarında okurlar ama onları okumayandan farklı kılan bir rengi, bir kumaşı, bir kaliteyi onlarla konuştuğunuzda bulamayabilirsiniz. Böylesi bir okuma şekli de okumaktır ama bir reflekse, bir alışkanlığa dönüşmüş bir okumaktır. Doğrusu bunun olumlu bir okuma şekli olarak görülmediği aşikâr. Asıl okumanın anlam kazandığı durum, sizin sorunuzda eşleştirdiğiniz okumak ve anlamak. Çünkü anlamak insanı genişleten; insanın zekâsını, kapasitesini, kimliğini bütünüyle kendisini oluşturan önemli eylemlerden birisi. Bu noktadan baktığımızda okumak bize verilen o akıl dediğimiz üstünlük donanımını kullanabilme becerisi. Biz hepimiz bir ‘ben’ kodlamasıyla varız, öyle değil mi? O ben dediğimiz şey,  dış dünyaya dair tüm yorumlarımız bir bakıma. Ben dediğimiz şey sizin de belirttiğiniz gibi en geniş anlamda kâinat hakkındaki tasavvurlarımız. Bizi bir başkasından ayırt eden bu ‘ben’, ‘şahsiyet’ yani. O zaman bu şahsiyetin nasıl örüldüğü, hangi alanlara duyulan ilgilerle örüldüğü de önem kazanıyor. Bu noktada eğer ben bir şahıs olarak tek başıma başkalarının ilgilerini, bilgilerini, hayat ilmeklerini itibara almadan, onları önemsemeden, onları da kendi depomda biriktirmeden tek başıma giderim, hayatı algılar ve dört başı bayındır yaşarım dersek, orada bir sınırlayıcılık söz konusu olur. Çünkü ben bir kişiyim; tek bir zekâm var, tek bir idrâkin sahibiyim. Dışarıdan evreni bir kişi olarak algılıyorum. Fakat bu yetmeyince bana, ister istemez benim gibi başkalarının da hayat-evren-ahiret tasavvurlarına ilgi duymak zorundayım. Bu, bana çeşitli yollardan gelir. Sohbetler, görsel iletişim imkânları vs. bunun bir yoludur. Fakat yazının icat olduğu en eski dönemlerden beri, en klasik, en kalıcı yollardan birisi de yazılı iletişimdir. Bu da okumayı çıkarır karşımıza. Yani okumak bir birey olarak benim başka insanların dünyasını da kendi dünyama katarak sınırlarımı genişletme ve zenginleşme eylemimdir. O zaman benim önüme okyanuslar açılır. Okumayı böyle gördüğümüzde insanoğlunun okumaktan daha anlamlı bir faaliyet icat ettiğini söylemek biraz zor gibi geliyor.

Her âdem bir âlem gibi…

F.Andı: Şunu hemen söylemek istiyorum. Okumak insanın ontolojik yapısını, benlik duygusunu bu kadar beslediği ve hatta değiştirdiği içindir ki bizim dinimiz ilk emir olarak ‘okumayı’ tavsiye ediyor. İnanmak bile okumaktan daha sonra geliyor. Önce oku, kavra! Yani bil! Sonra inanırsın zaten ona.

Okumak başka insanların dünyasını da kendi dünyama katarak sınırlarımı genişletme ve zenginleşme eylemimdir.

O zaman Konfüçyüs’ün ‘Cahillik saadettir’ söylemine katılmıyor musunuz hocam?

(Gülüşmeler)

F. Andı: Keşke daha az şey okuyup, daha az şey bilip, daha az şey düşünebilseydim dediğimiz zamanlar hepimiz için vardır. Ama bu birazcık hani kuyruğu sıkışınca miyavlayan kedinin çaresizliğinden öteye bir şey gibi gelmez bana. Evet, az şey bilen çok basit şeylerle mutlu olabilir ama onun mutluluğu da küçük ve basittir. Eğer size küçük ve basit mutluluklar yetiyor ise cahilliği tercih edersiniz. Küçücük, sığ bir ömrü, kendi daracık sınırları içerisinde yaşayıp bu dünyadaki sürenizi tamamlayıp gidersiniz. Oysa hayat bu kadar değil ki… Hayat, bu algılayışın dışında, olağanüstü zengin açılımlarla bize bahşedilmiş bir büyük nimettir. Ne kadar çok kavrarsak o kadar çok ufkumuz genişliyor, ufkumuz ne kadar çok genişler ise o kadar çok zenginleşiyoruz, hayattan aldığımız tat büyüyor, birikim çoğalıyor. İşte okumak bu büyümeyi ve çoğaltmayı sağlayan yollardan birisi, belki de birincisi… Bir cahilin hayatındaki sığ mutluluklara nazaran, okumakla çoğaltılan ve genişletilen, dolayısıyla “farkına varılan” hayatın mutlulukları da çoğalıyor oransal olarak.

Okumak bize bir sorumluluk da getiriyor. Bu sorumluluklarla birlikte bir takım sıkıntılar ve acılar da geliyor. Ama o acılarla baş edebilmek de ancak okuyan veya hayat karşısında bilgisini çoğaltan insanların işi. Bilgiyle donanmış kafa her durumda bir çare, bir imkân oluşturabilme silâhını da kuşanıyor.

Peki, okuyan bir insan okumayan cahil bir insanın omzundaki yükü de mi taşıyor? Sorumluluk böyle bir şey mi?

Devamını oku »