Ermeni Edebiyatının Büyük İsmi Mıgırdiç Margosyan:

Doğru bildiklerimi, söylemeyi tercih ediyorum, ama hani nasıl derler kaş yapayım derken göz çıkarmadan!

Söyleşi: Yunus Emre Tozal, Mevlüt Üçpunar, Nihal Yormaz, Müleyke Barutçu

Mıgırdiç Margosyan’ın 31 yıl önce yayımlanan Gâvur Mahallesi adlı öykü kitabı ve otobiyografi olarak okunabilecek Tespih Taneleri kitabı, sadece Ermeni edebiyatının değil, aynı zamanda yayınlandığı dünya dillerinde de büyük ilgi görmüş, birçok övgüye mazhar olmuştur.

Margosyan, “Bizim evde annem, babam, nenem dört dilde konuşurdu. O yüzden öykülerim kadar bu kitabın üç dili barındırması da bir gerçek,” diyor. Kendisiyle Türk-Ermeni ilişkilerinde edebiyatı, hatıraları ve ilk gençliğinden bugüne yazma sürecinde yaşadıklarını konuştuk.

Mıgırdiç Margosyan

Söyleşi öncesi kendisini daha yakından tanıyalım:

Ermeni edebiyatının büyük ismi Mıgırdiç Margosyan 1938’de Diyarbakır’ın “Gâvur Mahallesi” denilen Hançapek’de doğdu. Burada Süleyman Nazif İlkokulu’nu bitirdi ve Ermenice öğrenmesi için babası tarafından İstanbul’a gönderildi.

1966-72 yıllarında Surp Haç Tıbrevank Lisesi’nde felsefe, psikoloji ve edebiyat öğretmenliği yapan Margosyan, Ermenice öyküler yazmaya başladı. İlk öyküleri Marmara gazetesinde yayınlandı ve bir dönem Agos gazetesinde de makaleler yazdı.

1992’de yazdığı, “Gavur Mahallesi” adlı eseriyle 1998’de Fransa’da Eliz Kavukçuyan Edebiyat Ödülü’nü kazandı. Büyük başarı elde eden eser, Kürtçe’ye de çevrilerek Avesta Yayınları tarafından 1996’da yayınlandı. “Gâvur Mahallesi”, Margosyan’ın “Mert Ayt Goğmen” adıyla Ermenice yazdığı kitabının, Türkçe’de yeniden kaleme alınmış hâli.

1950’lerin Diyarbakır’ını ve Doğu Anadolu insanını anlatan eser, Ermeni taşra edebiyatının en önemli eserlerinden biri olarak kabul edilir. Yerel dili ve ağızları ustalıkla kullanan Margosyan, bu kitabında Doğu insanının profilini farklı öykülerle birlikte başarıyla çizer. 1999’da yayınlanan “Dikrisi Aperen” adlı kitabında da, Diyarbakır’ın çok kültürlü yaşamından kalan izleri anlatan Margosyan, incecik bir hüzünle okuru başka bir dünyaya sürükler.

“Tespih Taneleri”

Yazarın otobiyografik son romanı “Tespih Taneleri”, 2006’da yine Aras Yayıncılık tarafından Türkçede yayınlanır. “Tespih Taneleri”, yazarın çocukluğunun geçtiği Diyarbakır’ı ve oradaki Ermenileri, Kürtleri, Süryanileri, Keldanileri, Yahudileri ve Türkleri anlattığı hikâyelerden oluşur. Diyarbakır’dan okumaya geldiği İstanbul’a hayali bir köprü kuran yazar, bu göç nedeniyle hatırladığı geçmişini, bir türlü kavuşamadığı ilk aşkını dönemin siyasal ve toplumsal olaylarıyla birlikte anlatır.

Margosyan, kitapta anadilini öğrenmek üzere İstanbul’da, Şişli Karagözyan Ermeni Yetimhanesinde gönülsüzce kalan Diyarbakırlı Ermeni çocuğudur. Kitabın bir bölümünde yazar, Diyarbakır’da yaşayan cemaatlerin birbirlerini nasıl adlandırdığını şöyle anlatır:

“Cehü”, Yahudilere Kürtçede verilen addı. Biz Hıristiyanlar ise Yahudilere “Moşe” diyorduk. Hıristiyanların hepsi gâvur veya “Fılle” oldukları halde kendi içlerinde Ermeni, Süryani, Keldani, Pırot’tular. Ermeniler ise Süryanilere “Asori”  derlerdi. Müslümanların tüm Hıristiyanlara toptan gâvur demelerine karşılık, Hıristiyanlar da tüm Müslümanlara toptan “Dacik” diyorlardı.

Ama tüm bunların dışında gerçek olan şuydu ki, deliler bir safta, geriye kalan diğerleri, yani Dacikler, Gavurlar, Haçolar, Kızılbaşlar, Yezidiler, Ermeniler, Türkler, Kürtler, Keldaniler, Süryaniler, Asoriler, Pırotlar, Fılleler, Moşeler, Cehüler, Dürziler, hep beraber diğer saftaydık! Her iki safta yerini almayan bir de Rumlar vardı ama onlardan Diyarbakır’da ilaç için arasanız bir tane dahi bulamazdınız. Köşede bucakta belki kalmıştır, “kıtti” gibi turşu kurmaya yarar diye aradığınız zaman boşuna heveslenirdiniz.

Diyarbakır’ın eksilen rengi olarak gördüğü Rumların izini, okumaya geldiği İstanbul’da sürecektir yazar. Kitap yazarın 6 Eylül 1955 yılında İstanbul, İstiklal caddesinde yaşanan saldırılarla ilgili tanık olduğu olaylarla biter. Bu şiddet olayları, yazar için bir tekerrür anıdır.

2007’de Aras Yayıncılık tarafından yeniden yayınlanan en son kitabı “Söyle Margos Nerelisen?” de ise yazar, babasının kendisine sorduğu soruyu okuyucuya yöneltir. Sıradan okurun, günlük yaşamından kesitler sunarken damaklarda buruk bir Anadolu çeşnisi bırakır. Yine Ermeni, Keldani, Süryani, Pırot, Türk, Yezidi gibi farklı kültürlerin yaşamlarını aktardığı bu kitap, okuru da kendi kimliğiyle ilgili bir yolculuğa çıkarır.

Yazarın kitaplarının tamamında anlattığı ve her vesileyle değindiği çocukluğunun Diyarbakır’ı, bugün artık göremediğimiz bir kültürel çeşitliliğin var olduğu bir zamanı anlatır okurlara. Kürt, Ermeni, Keldani, Süryani ve Yezidiler gibi bugün bir arada yaşadığı bile unutulmak istenen toplumların geçmişte nasıl bir arada yaşadıklarının öyküsüdür bu.

Aras Yayıncılık

Türkiyeli okurlara Ermeni edebiyatını ve Ermeni yazarlarını tanıtmak için 1994’te kurulan Aras Yayıncılığın yöneticilerinden biri de olan Margosyan, kültürlerin birbirleriyle tanışmasının iletişim için en etkili yol olduğuna inanıyor. Yazarın, Evrensel gazetesinde yayınlanan köşe yazıları, Belge yayınları tarafından “Çengelli İğne”, Lis Yayınevinceyse de “Kirveme Mektuplar” başlığıyla kitap halinde ayrıca yayınlanmıştır.

Eserleri: Gavur Mahallesi (1992), Söyle Margos Nerelisen? (1995), Biletimiz İstanbul’a Kesildi (1998), Tespih Taneleri (2006)

Yayınevinin kurucularından Tomo Bey, 1992’de Gâvur Mahallesi’nin Türkçe baskısının çok rağbet görmesi üzerine Aras Yayıncılık fikrinin ve ihtiyacının doğduğunu belirtiyor. 1993’te Aras kurulunca, ilk basılan kitap da Gâvur Mahallesi olmuş. Gâvur Mahallesi nasıl bir ihtiyaca hitap etti? Nasıl tepkiler aldınız?

Mıgırdiç Margosyan: Aras Yayınları’nın kurulması bir gereksinim, bir ihtiyaçtı. Ve şunu da hemen başta belirteyim; bu yayınevinin kurulmasının öncülüğünü Hrant Dink ile beraber yaptık. Hrant Dink aynı zamanda benim liseden öğrencimdi. Niye böyle bir şey yaptık? Çünkü benim daha önce yayınlanmış olan Ermenice Diyarbakır’ı anlattığım kitap. Mer Ayt Goğmerı (Bizim Oralar), Ermenice yazıldığı için Türkiye’de pek bilinmiyordu. Nitekim bu kitap, belki reklam olacak ama Fransa’da bir ödül kazandı. Sonra Bebekus Yayınları’nın sahibi bir bey geldi. Dedi ki; “Sizin Ermenice yazılmış bir kitabınız varmış. Bu konu epey dikkatimi çekti, kitabınızın Türkçe yayınlanmasını isterim. Müsaade eder misiniz?”. Ben de ona aynen şöyle dedim; “Tamam olabilir ama benim Ermenice yazdığım, ilgi gören Fransa’da ödül kazanan bu eserimi belki de siz beğenmeyebilirsiniz. Ben oturup bunu tekrar tercüme edersem, belki de diyeceksiniz ki ‘Yok beğenmedik bunu’. E size de yazık olur emeğimize de”. O zaman ne yapalım diye düşündük ve şöyle bir öneride bulundum; “Kitabın içinden herhangi bir hikâyeyi tercüme edeyim. Daha doğrusu tekrardan yazayım. Çünkü Ermenice’den Türkçe’ye birebir tercüme etmektense, bana ait olan bu hikâyeyi tekrar yazayım. Beğenirseniz, devam edeyim” dedim. “Tamam” dedi. Sonra ben kitaptaki hikâyelerden birini tercüme ettim, daha da Türkçe yeniden yazdım. Sanıyorum Gâvur Mahallesi idi ya da Kure Mama. Neyse, sonra gitmiş arkadaşları ile konuşmuş. Ve çok beğenildi dendi. Ardından kitabın ismi ne olacak? Ermenicesi “Bizim Oralar”, Diyarbakır’ı anlatıyorum. Hikâyelerden birinin ismi “Gâvur Mahallesi”. “İstersen” dedim, “Kitabın ismi Gâvur Mahallesi” olsun. O günkü siyasi ortam altında “Yapmayalım” dedi yayıncı. Ben de “Nasıl isterseniz” dedim, “Bu işin profesyoneli sizsiniz. Bu anlamda size akıl verecek durumda değilim”. Sonra tekrar gitti, arkadaşlarıyla konuşmuş, demişler ki; “ Ya Gâvur denmesinde ne mahsur var, zaten yazar kendisi yazmış, kendisi söylüyor. Bir sorun varsa kendisine. Sen ne oluyorsun?” gibisinden… Gâvur mahallesinin ilk baskısı Aras’tan değil, Bebekus’tan çıktı. Onu yayınladıktan sonra biz bu arada Aras Yayıncılık’ı kurduk. Hrant, Tomo ve kardeşim Ardaş’la beraber. Ondan sonra, Aras’tan ilk çıkan kitap olarak Gâvur Mahallesi basıldı.

Bu kitabın hikâyesi… Peki, ilk tepkiler neler oldu?

Tepkiyle ilgili şunu söyleyeyim. Şu anda 17. mi 18. mi ne baskısı yapıldı. (Elimizdeki kitaba bakıyoruz, 19. baskı). Diğer kitaplarımda da hakeza hiçbir yerde, hiçbir şekilde olumsuz bir tepki almadım. Zaten olumsuz bir tepki almış olsaydım, herhalde art arda bu kadar baskı yapmazdı. Elbette çok satan yüzbinler ile karşılaştırılamaz. Ama biz kitabımızın reklamını yapmadık. Reklamı okuyucular birbirine yaptı. Benim için önemli olan o. Dolayısıyla, olumsuz bir şey olmadı. Ermeniceyi okuyanlar nihayetinde bir kaç bin kişi idi. Ama Türkçe yayınlayınca bu sefer daha geniş bir kitleye hitap etti. Arkasından, Kürtçesi tercüme edildi filan, derken, böylece bu günlere geldik.

Mıgırdiç Margosyan 2

Marmara Gazetesi’nin edebiyat köşesinde uzun yıllar öykülerinizi tefrika etmiş olmanıza rağmen, bu öyküleri kitaplaştırma yoluna gitmeyişiniz sebebi nedir? (Gâvur mahallesi kitabının önsözünde “Dağdağa, şatafat ve gösterişin ön plana çıktığı dönemler boyunca yazdıklarını kitap olarak yayınlamaktan kaçınmış…”şeklinde bir ifade var. Bu soruyu ona istinaden soruyoruz.) Öykülerini kitaplaştırma yoluna gitmeyişinizin nedeni nedir?

Gerçekten de ortalarda pek görünmek istemedim; öyle ya ben kimim daha.  Haftada bir Marmara Gazetesi’nde evet, Ermenice hikâyelerim çıkıyor falan. Ermenice okuyabilen insanlar, gazeteyi ellerine aldıkları zaman edebiyat sayfasında ancak izleyebiliyorlar. Ermeni olup Ermeniceyi bilmeyen insanlarımız maalesef çoğunlukta. Onlara zaten ulaşamıyorum. Aslında Aras Yayıncılık’ın kurulmasındaki en önemli etkenlerden biri de o ama onun dışında Ermeni olmayan ve Ermenice bilmeyenlere ulaşmak için tercümeler gerekiyordu. Nitekim yıllar önce Şişli’deki Karagözyan Yetimhanesi’nde bir söyleşi vardı. Ben de orada moderatör idim. Seyirciler arasında Aziz Nesin de vardı. Nezaketen ona da bir söz verdik. Hagop Mıntzuri ile ilgili bir kitap yayınlanmıştı. Aziz Nesin “Bakın bu kadar değerli insanlarınız, yazarlarınız varmış ama bizim bunlardan hiç haberimiz yok. Niye tercüme etmediniz”. Bakın bugün biz şimdi yeni öğreniyoruz. Bizleri bir bakıma sanki hem suçladı, hem de olumlu anlamda yönlendirmeye çalıştı. Derken, Aras Yayıncılık’ın misyonu bu şekilde kendiliğinden gelişti. Belki de Türkçe yazmamış olsaydım, sizler de şu an burada olmayacaktınız.

Üzerinde yaşadığımız coğrafyada toplumlar arasında bir kırılma noktası var sanki…

Bu coğrafyada yaşayan halkların birbirlerini tanımaması, hatta yabancılaşması aslına bakarsak ulus devletin de bir nevi resmi görüşünün aynası…  Dolayısıyla bu zihniyetin kırılması için, ancak insanların birbirlerini tanıyıp diyalog kurması ile mümkün. Bu iletişimin dili hangi dilde olursa olsun farketmez. Önemli olan karşınızdaki insanlara, topluma vereceğiniz mesajdır. Bazen bana söylerler; “Niye Ermenice yazmıyorsun?” ya da” Niye artık Türkçe yazıyorsun?”. Ben de şunu diyorum; doğru, ama ben zaten önce Ermenice yazdım, iki tane Ermenice yayınlanmış kitabım var. Ermenice yazılan kitapların 2, 3, 5 baskı yapması mümkün değil. Buna rağmen 5 baskı yapmış. Ama 5 baskı da yapsa, 15 baskı da yapsa ulaşabileceğiniz okur sayısı az-çok belli. Türkçe yazarsanız farklı, İngilizce yazarsanız çok daha farklı… Onun için önemli olan, sadece dil değil. Tabi ki tüm dillerin yaşaması için çaba sarf etmek elzem, diğer taraftan da daha geniş okuyucu kitlesine ulaşmak da lazım. Aras Yayıncılık bunu yapıyor.

Diyarbakır’dan ne gibi tepkiler aldınız Gâvur Mahallesi ile ilgili olarak?

Senede 3-5 defa farklı sebeplerle gidiyorum Diyarbakır’a. Söyleşilere gittiğimde, kitaplarımı okuyan yeni nesil “Hocam, bu anlattıklarınız gerçek mi?” diye soruyorlar. Evet gerçek, ben oturup da hayal kurarak anlatmadım, masa başında da yazmadım. Zaten bunu yaşamış biri olduğum için yazıyorum. Belki de onun için sizlerin hoşuna gidiyor. Ama bahsettiğim o yaşamların çoğu artık hikâyelerde kaldı, kitaplarda kaldı. Şimdi siz Diyarbakır’a gitseniz, Ermeni ustalarının yaptığı bazalt taşlı evlerden 3, 5, 15 tanesini belki görürsünüz. Oysa benim çocukluğumda her taraf öyleydi. Bunu tabi sadece, bina olarak almamak lazım… Şimdi mesela bahsettiğim Gâvur Mahallesi… Bugün o mahallede o gâvurlardan hiçbiri yok, bugün orada ismim var, Mıgırdiç Margosyan sokağı. Bu sokağın adı yine Direkçi Sokağı olsaydı da, orada gâvurlar tek tük de olsa yine eskisi gibi yaşasaydı diye zaman zaman düşündüğüm oluyor!

Daha çok Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde okunuyorsunuz. Siz de kitaplarınızda anlattığınız öykülerde sadece Ermeni değil Kürt, Süryani, Yahudi olmak üzere pek çok kimliğe yer veriyorsunuz. Özellikle Kürt okurların kimliklerini tanımaya yönelik eğilimi olabilir mi bu rağbet? Çünkü yazdığınız gerçek hikâyelerle aslında bir tarih literatürü de oluşturuyorsunuz. Bu kendini tanıma sürecinde edebiyat nasıl bir işleve sahip?

Edebiyat,  bir takım sosyolojik olayların yanı sıra, kimi gerçekleri yansıttığı zaman galiba daha da çok anlam kazanıyor. Şimdi ben mesela yazıyorum Diyarbakır’ı, anlatıyorum. Orada anlattığım ne, işte örneğin insanlar ne yerler ne içerler, nasıl pişirirler? Ben bunları anlatırken; Diyarbakırlıların meşhur bir yemeği var, patlıcanlı bir yemek; Meftune. Şimdi kalkıp, yemek kitaplarındaki gibi işte şu kadar tuz şu kadar biber, şu kadar patlıcan demiyorum. Aslında onu da diyorum, ama uzunca bir hikâye olarak anlatıyorum, işte sepeti koluma takıyorum, çıkıyorum, falanca yerden geçiyorum orada geçerken demirciden bahsediyorum, sonra eyvah diyorum, “anam beni git meftune için et al kasaptan” demişti “geç kaldım” diyorum, koşuyorum. Bir sürü maceralarla gidiyorum kasaba, kasabın Ermeni’den dönme olduğunu biliyorum, çünkü babam bana öyle anlatmış, “Sen git Mahmut’a, de ki, babamın sana selamı var, o sana hangi eti vereceğini bilir. De ki, “meftune pişireceğiz”. Oradan, o kasabın Ermeni değil, Türk kimliğinin gölgesine sığındığını, bunun da tarihi geçmişine, nedenlerine değiniyorum.  Falan filan, derken domatesi kabağı ordan burdan alıyorum, gelinceye kadar sepetin ağırlığından iflahım kesiliyor. Eve dönüyorum, anam da diyor (D.bakır şivesi ile)  “Ula nerede kaldın köpegın oğli, iki seettir gettin gelmedin!”. Dolayısıyla ben meftuneden bahsederken aynı zamanda da bu tür detayları aktarıyorum. Sokak başlarında Kürtlerin Kürtçe “ava buzee” diye kendi dillerinde  “Soğuk su” diye bağırarak su sattığını, yaşıtım olan bu çocukların yazın sıcağında bir kuruş karşılığında bir tas suyu satarken nasıl terlediklerini anlatıyorum.

İsminizin Diyarbakır’da bir sokağa verilme sürecinden biraz bahsedebilir misiniz?

Kitaplarımı yazdıktan sonra, Diyarbakır’a sık sık gidip geliyorum; söyleşilere falan. Bir de orada bizim bir kilisemiz vardı. Yıkık virane bir kiliseydi. Onarılması için elimden geldiğince öncülük ettim ve nitekim o kilise de onarıldı. Kilise onarılırken, gide gele, o günkü belediye yetkilileri ile dostluklarımız oldu. İçinde benim de çocukluğumun geçtiği Diyarbakır’da bir kilise, onarılması için çok emek verdik. Bu kilise onarıldıktan sonra, -bu arada benim dinle imanla işim yok, bu konuya bakış açım “tak sepeti koluna, herkes kendi yoluna” şeklinde, kim ne istiyorsa, daha da açıkçası neye inanırsa onu yapsın, kimse birbirine bu konularda ukalalık taslayıp yol göstermeye kalkışmasın, din bezigânlığına soyunup müdahale etmesin. Bu inanç konusu farklı bir şey- Neyse, bu arada kitaplardan dolayı fazla mı meşhur oldum ne, evimin olduğu sokağa ismimi vermek istediler. Doğrusu ben bu tür şeylere pek sıcak bakmıyorum. O da şundan, çünkü Türkiye’deki, ülkemizdeki daha önceki örneklerden biliyorum, politika ya da siyasi konjonktür değiştiğinde isminizi indirip yerine başkasını koyuyorlar. Ben de bu sebeple bana ters geldiğini söyledim. Hocam yapalım, edelim, yalnızca sizin değil, bir Süryani yazarın da, Ahmet Arif’in ismini de bir zamanlar oturdukları sokaklara vereceğiz,  falan dediler. Ama yine de istemem, dedim. Onlar beni dinlememişler. Sürpriz yaptılar, artık ben de o saatten sonra, hayır da demedim nezaketen.

Şu an orada Ermeniler yok, hepsi göç etti. Ama “dönme”ler, kripto, gizli Ermeniler hayli fazla. Mesela söyleşilere gittiğimde, program çıkışlarında, gizli gizli gelip “Hocam benim de nenem Ermeni” filan diyerek büyük bir sır paylaşıyorlardı kendilerince. Kilise onarıldıktan sonra artık bir etkinlik alanı oldu. Mesela, iki haftada veya ayda bir hanımlar çoluk çocuk birleşiyorlar, herkes evinden bir şeyler getiriyor, sabah kahvaltısını kilise avlusunda beraberce yapıyorlar, öyle bir dayanışma içerisindeler, güzel bir yaşam başladı orada, oysa işte bir kaç sene evvel harabeydi orası. Belediye ve Ermeni cemaatinin katkısıyla yapıldı. Kültür Bakanlığı’nın bir katkısı olmadı. Bir kuruş bile vermediler. Hatta ben bir defasında o zamanki Kültür Bakanlığı’na da ilettim bunu. Dediler ki, “Eğer bunu bize, vakıflara verirseniz devrederseniz, ancak size bütçe ayırabiliriz”. Ermeni toplumu buna yanaşmadı, vakıflara vermeyiz dediler, haklıydılar, çünkü vakıflar işin içine girdiğinde o mekân o zaman kilise olmaktan çıkar, çıkıyor nitekim!

Tabi bu tür zihniyetler ne yazık ki kolay kolay değişmiyor. Mesela Ahtamar’daki kilise devlet tarafından onarıldıktan sonra, çan kulesinin tepesine bir haç konulmasın diye bir sene pazarlığı yapıldı. Yani sen bu kiliseyi onarıyorsun, o haçı oraya koysan ne olur koymasan ne olur? Bunun zaten orijinalinde var. Üstelik kilise olarak açıldığında da senede bir gün ayin için izin veriyorsun, sonra bütün bir yıl sadece “müze” diye kullanıp, dolayısıyla tarihi bir yapıyı “sözde kilise”ye dönüştürmeyi nedense marifet belliyorsun…

Mıgırdiç Margosyan 3

Ermeni Edebiyatı çerçevesinde, yayın çeşitliliği ne durumda? Mesela, Türkiye’de Ermenice yemek kitabı var mı, basılıyor mu? Bu gibi örneklerde yaşanılan sıkıntılar neler?

Türkiye’de yayınlamış Ermenice yemek kitabı yok. Niye yok? Ee zaten eğer Ermenice yayınlayacak olursanız kaç kişi alacak, okuyacak filan. Şöyle bir yanlış  var; Ermeni olan herkes sanki Ermenice biliyor gibi. Yok. Anadolu’dan gelenlerin çoğu Ermenice kitap yayınladığınızda okumaz, Ermenice bilmediği için… Hadi onları geçin, örneğin ben 15 yaşımda İstanbul’a geldiğimde öğrendim kendi anadilimi, Ermeniceyi. Dolayısıyla, bizim yayınevimizin en büyük işlevi, Ermenice kitaplardan ziyade, Ermeni Edebiyatı’ndan günümüze bazı şeyleri tercüme etmek oldu.

“Ermenice Edebiyat” Aras Yayıncılık’ın mottosu. Ama Ermenice yazın ne durumda? Mesele Diaspora Ermenileri, bulundukları ülkelerin dilinde mi yazmaya meyyaller ağırlıklı olarak? Türkiye için de ne durumda? 

Diaspora’daki Ermeniler’in büyük bir çoğunluğu aynen benim biraz evvel söylediğim gibi herhalde bulundukları ülkelerin dilinde yazıyor. Mesela, Beyrut’ta olan bir Ermeni yazar, orada daha çok Ermenice kitap yayınlayabilir, daha çok okul, daha çok Ermeni olduğu için. Ama Ermenice kitapların dışında tercüme de ediliyor oranın anadiline.  William Saroyan, Bitlisli. ABD’li bir yazar. Fresno’da doğmuş. Mesela o, Amerika’da İngilizce yazdı. Hatta ona dediler ki, “Neden İngilizce yazıyorsun?”, o da, “Ne yapayım İngilizce biliyorum”. Ama önemli olan sadece dil değil, içerik mesele. Mesela, Saroyan, eserlerinin kiminde Aram diye çok sevilen bir kahraman oluşturdu “My name is Aram” kitabında. Bu kitaptan etkilenerek çocuklarının ismini Aram koyan, ama Ermeni olmayan Amerikalılar var.

Siz Tıbrevank Lisesi’nde de öğretim faaliyetlerinde bulundunuz. O zamanki Ermeni okulları ile mevcut yapıları karşılaştırdığımızda Ermenice’ye yönelik ne gibi değişimler var? 

Bizim şu anda İstanbul dışında okulumuz yok.  Kayseri, Hatay’da kalan tek tük Ermenin yanı sıra, bazı yerlerde kiliselerimiz var, ama cemaatimiz yok. Aslında cemaat kelimesini de hiç sevmiyorum, yani koskoca bir halkın gele gele, küçüle küçüle, azala azala nihayetinde ufacık bir cemaate dönüşmesi başlı başına bir trajedi- Okullarımızın sayısı 1950’lerden bu yana azaldı. O yıllarda 30 civarında okulumuz var iken şimdi 15 kadar. Yani nereden bakarsanız, yüzde elliye yakın azalma söz konusu. Tabi okul sayısındaki azalma öğrencilerin sayısının azalması demektir. Öğretmenlerin sayısının azalması demektir. Dolayısıyla kültürel bir erozyon var. İster istemez. Ayakta kalan okulların bütçelerini karşılayan, nihayetinde buradaki cemaat… Başka bir gelirimiz yok. Dolayısıyla o okullarda yapılacak kültürel faaliyetlere destek için, cemaatin maddi imkânlar yaratması lazım. O maddi imkânları eskiden okullarımıza teberru edilen bir sürü vakıflar karşılıyordu, o vakıflar, devletimizce elimizden alınınca otomatik olarak, onların gelirleri de azaldı. Bütün maddi yük bu sefer vakıf mallarının gelirlerinden yoksun cemaate kadı. Cemaatin de belli bir bütçesi yok, herkes kendine göre topladığı üç beş kuruş ile onları ayakta tutmaya çalışıyor. Nasıl tutuyor işte bütçede bir sürü kısıntı yaparak… Öğretmene gereken maaşı veremiyorsunuz. Öğretmene gereken maaşı veremeyince, kimse öğretmenliğe talip olmuyor. Böyle bir fasid daire. Dolayısıyla maalesef durum böyle…

“İfade özgürlüğü” diye bir gündemimiz var öteden beri mevcut olan. Siz kimliğiniz itibariyle eserlerinizde kendinizi özgürce ifade edebiliyor musunuz? Otosansür uygulama gereği, kaygısı duyduğunuz zamanlar oldu mu, oluyor mu?

Ben kendimce doğru olduğuna inandığım düşüncelerimi söylüyorum. Şu ya da bu türden bir otosansüre asla yanaşmıyorum. Yani ben bunu burada başka türlü konuşayım, sırtımı döneyim başka bir toplumda, başka bir yerde başka türlü konuşayım; bu benim kişiliğime aykırı bir şey. Doğru bildiklerimi, söylemeyi tercih ediyorum, ama hani nasıl derler kaş yapayın derken göz çıkarmadan!. Bakın örneğin ben Tespih Taneleri’nde -530 sayfalık kitap- soykırım lafı hiç etmedim. “Kafle” diyorum, çünkü Diyarbakır’da öyle duydum, ama ben olaylardan söz ederken dikkatli bir okuyucu orada benim ne demek istediğimi de bal gibi anlıyor. Aslında bütün bir kitap boyunca “İşte soykırım olmuştur, şöyle olmuştur, şu kadar insan ölmüştür” demektense, bu konudaki hükmü biraz da okurların inisiyatifine bırakmayı, belki de onları düşünmeye zorluyorum.

Öykülerinizin ve romanınızın başında yazdığınız her şeyin gerçek hayattan hatta kedi hayatınızdan alıntı olduğu ibaresini kullandığınızı görüyoruz. Bu anlamda aslında yazdıklarınızı otobiyografi olarak değerlendirebilir miyiz? Ya da gerçekten yazdığınız her şey tam olarak sizin hayatınızdan alıntı mı, hayal gücünüzden ne anlamda yararlanıyorsunuz?

Benim “Tesbih Taneleri” kitabım tamamen otobiyografi. Zaten anı-romadır onun türü. Orada anlattıklarım tamamen benim yaşantımdır. Ama Margosyan’ın hayatı, tabii ki herkesi ilgilendirmez, önemli de değildir. Ben orada aslında kendimi anlatmıyorum. Orada kendimden bahsederken, senden ondan öbürsünden, diğer insanlardan, onların yaşamlarından, örf ve adetlerinden yeri geldiğinde kesitler aktarıyorum. Onlara ayna tutuyorum, yansıtıyorum. Budur benim yaptığım. Yoksa şu tarihte, şurada doğdum, bunu yaptım filan değil.

Çocukluğunuza dair anılarınız arasından sizi en çok etkileyenini seçmenizi istesek bize neyi anlatırdınız?

Anıların hepsi birbirinden kıymetli… İçlerinde güleceğimiz anılar vardır, acı duyacağımız anılar vardır. Anılarımızı teraziye koyup tartmak ne denli mümkün bilemem!

İstanbul’a ilk geldiğinizde okuldaki çocukların sizi Kürt sanmasından kaynaklanan bir etiketlenme problemi yaşamışsınız. Gerek Diyarbakır’da Gâvur, gerekse İstanbul’da Kürt damgası yiyerek sürekli bir ötekileştirilme durumuyla karşı karşıya kalmış olmaktan dolayı öfkeli misiniz? Bu nasıl bir duygu?

İstanbul’a beraberce geldiğimiz arkadaşlarımızla, Diyarbakır yöresinin Türkçesi ile konuşuyorduk kendi aramızda. E zaten Ermenice bilmiyoruz. Oradaki, yani ilk gün gelip yerleştiğimiz Karagözyan Yetimhanesi’ndeki Ermeni çocukları da, kendilerince kaba saba buldukları Türkçe ile konuştuğumuzda, bunu alay konusu ederlerdi: “Ula koşun koşun, Anadolu’dan Kürtler gelmiş”

Kısmet… Diyarbakır’da Haço idik, Ermeni idik, İstanbul’a geldik birdenbire Kürt olduk. Bu konuda sadece gülüyorum. Bunu da gülerek anlatmayı daha çok tercih ediyorum.

Üzerinde çalıştığınız yeni bir roman ya da öykünüz var mı? Varsa yine yaşadıklarınızdan mı yola çıkacaksınız?

Değişik bir şeyler şu an karalıyorum, ama kendi hayatımla ilgili değil.

Bir de zamanımın çoğunu alan şey, her hafta yazdığım köşe yazısı. Aslında haftada sadece bir gün bir köşe yazısı yazmak ne ki, çocuk oyuncağı derler. Her gün köşe yazanlar var, ben yapamam. Çünkü ben orada köşe yazmıyorum. Ben orada edebi bir üslupla deneme yazıları yazarken aynı zamanda da kendimce güncel olaylara ayna tutup, yine kendimce eleştiriler getiriyorum. Amacım günlük, genel geçer politika değil.

Evrensel Gazetesi’nde yazdığı köşede kullandığı “kirve” hitabı üzerine…

Kirvem bir hitap şekli, ama Kirve de yakın akrabalık genelde yoktur. Kirvelik çok değerli bir kavramdır Anadolu’da. Mesela, eğer bir kirveniz varsa, o kirve sizin için çok saygın biridir. O yüzden ben “Kirveme mektuplar” dedim. Mesela, Ahmet Arif de der, “Kirvem, hallerimi yaz”.

Peki. Samimi yanıtlarınız için çok teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim.

Not: Bu söyleşi, Ayraç Kitap Dergisi’nin 66. sayısında yayınlanmıştır.

27 Nisan 2015, 09:10 tarihinde söyleşi kategorisi altında yayınlandı. Bu yazıya yapılacak yorumlardan haberdar olmak için RSS 2.0 beslemesini kullanabilirsiniz. Yorum yapabilirsiniz, veya kendi sitenizden geri izleme yapabilirsiniz.


Yorum Yapın

İsim (*Gerekli)
E-Posta (*Gerekli)
Site
Yorumunuz

*