31
Oca

Huzur Romanının Kahramanları İstanbul ve Bizim Musikimizdir!

   Yazan: Yunus Emre Tozal   Kategori söyleşi

Tanpınar Necdet Evliyagil

Röportaj: Necdet Evliyagil

Arşiv: Taha Toros

Ahmet Hamdi Tanpınar’la Necdet Evliyagil’in Huzur romanı üzerine söyleşisi edebiyat tarihinin en mühim işlerinden biridir. Söyleşide Ahmet Hamdi Tanpınar, Huzur romanının oluşum sürecini, karakterlerin taşıdığı tasavvurları ve Huzur kitabında eksik olan Suad’ın mektubundan bahsediyor. Suad’ın Mümtaz’a mektubunu daha sonra neşredeceğini, ayrıca “Sahnenin Dışındakiler” ve tamamlayamadan aramızdan ayrılacağı “Aydaki Kadın” romanlarının haberini veriyor.
(Not: Metindeki imlâ hataları, ilk nüshanın olduğu gibi yazıya aktarılması kaynaklıdır ve kaynağa sadık kalmak gayesiyle düzenlenmemiştir.)

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın son romanı olan (Huzur) üzerinde görüşmek üzere, kıymetli muharriri evinde ziyaret ettim. Eseri okuduktan sonra, müellifi ile görüşmenin zaruri olacağı kanaatine varmıştım. Çünkü bu romanında Tanpınar, bize yeni bir takım şeyler anlatmakta ve son büyük harb öncesi insan ruhunu hususi bir şekilde tahlil etmektedir.

Romanınızı yeni bitirdim. Cumhuriyet’te tefrika edilirken de okumuştum. Sizi çok beğendiğim, yorucu bulduğum yerler oldu. Kitabınız üzerine konuşabilir miyiz?

Hayhay!.. dedi. Fakat daha evvel size iyi bir haber vereyim! Yahya Kemal’in sıhhati çok iyi.

Ve Ahmet Hamdi Tanpınar uzun uzun bana Yahya Kemal’den bahsetti. Nihayet sualimi sormağa muvaffak oldum:

Huzur’un tekniği beni çok düşündürdü. Fikre çok yer vermiş gibisiniz. Sonra vaka hem var, hem yok gibi. Bir takım ikinci derecede şahıslar ve vakalar üzerinde ısrar ediyor, sonra bırakıyorsunuz.

Romanın muayyen bir tekniği olabileceğine inanmıyorum. Elli seneden beri bu sanat çok değişti. Ben bilmem istediklerimi yapmağa cesaret ettim mi? Size niyetlerimi anlatıyorsam roman tekniğini nasıl anladığımı izah etmiş olurum. Evvelâ romanın şiir ve düşünce ile beraber yürümesini isterim. Vakıâ düşüncelerimizi hareket halinde göstermek mümkün, belki de müreccahtır. Fakat o zaman karaktere malolur, mahiyetini kaybeder, hulâsa ferdileşir. Ben ise meselelerin münakaşasını istiyordum. Psikolojik tahlillerde böyle.

İkinci derecede bir şahsın psikolojisini hareketlerle izah edersem, daha ziyade bir müşahid ve hâdiselere maruz olmasını istediğim asıl kahramanımın yerine onları geçirmiş olacaktım. Hâlbuki bu ikinci derecede şahısların Mümtaz’ın etrafında hem tesir edici bir “zemin”, hem de fikirlerinin ve duygularının değişik aynaları olmasını istiyordum.

Hulâsa bir düşünce ve duygunun bir kaç zaviyeden görünüşünü istiyordum. Kaldı ki benim için hareketin kendisi, kendimizde ve etrafımızda yaptığı tesir kadar mühimdir. Ben okuyucunun bir müşahidle, onun içinden geçenlerle karşılaşmasını istiyordum.

Niçin?

Çünkü münakaşayı kendim yapmak istiyordum. Zaten bugünün romanının bir tarafı da buna doğru gidiyor. Tabiî bunlar niyet ve tasavvurlarım… Sanat niyetten daima başka ve hattâ, dostum Vehbi’nin dediği gibi çok fazla bir şeydir.

Romanınızda Mümtaz’ın çocukluğuna ve bilhassa tabirinizle söyleyeyim, ilk tecrübesine fazla ehemmiyet vermişsiniz, hâlbuki sonra bunu bırakır gibisiniz?

Hayır, bırakmıyorum. Çünkü Mümtaz bütün hayatı boyunca o iki gecenin tesiri altındadır. Onda sanatkâr taraf, bu ağır şartlar içinde doğar. Bir nevi compex teşekkül eder. Hata karşısında günah ve vicdan azabı kompleksi. Aşkı ve dolayısıyla hayatı hususi bir şekilde görür. Sonra zamanla bu kompleksi, gene bir nevi -tâbir yerinde ise- Euridice, yahud orpshens kompleksine tahavvül eder. Yani Mümtaz ölüm düşüncesinin tehdidi altında yaşamağa başlar ve etrafındaki şeyleri ancak kaybetme korkusu içinde sever, yahud kaybetmiş gibi sever.

Bu romanı asıl yazmaktaki gayeniz ne idi?

İkinci Cihan Harbinin başında düşündüklerimizi ve meselelerimizi anlatmak. Bizi de tehdid eden bu umumi felâkette dünya ile müşterek ve aynı taraflarımızı göstermek.

Harbin başladığı gece ben bir hasta başında hep bunları düşünmüştüm. Romanın asıl kahramanları İstanbul ve bizim musikimizdir.

Fakat bununla kalmıyor. Tabiatile bir cihan harbinin başlaması kadar mühim meseleyi mevzu olarak alan bir roman, bizzat insanı ve insanın taliini düşünmekten vazgeçemezdi.

Evet, insanın talii üzerinde çok duruyorsunuz?

Durmağa da değer. İnsan biçare ve tezad içinde bir mahlûktur. Kendisinden yahud eserinde çok aşağıdır. Bu hakikatte “eşrefi mahlûkat” bir ratedir; tabiate bir ilah gibi hükümrandır. Fakat kendi hayatını bir türlü idare edemez. Çünkü ferd sifatile sahibi olduğu “varlık” hayat dediğimiz şeyin kendisi ile ve işçisi olan içtimaî insanla her an mücadele halindedir. “Varlık” tektir ve gayrisine tahammül edemez. Onun için dünya çok geniş, hayat türlü türlü imkânlarla dolu olduğu halde biz, birbirimizi ezerek yaşarız. En iyi niyetten en kötü neticeler çıkar. Mesud etmek isteriz, fakat bedbaht oluruz. Bu insanın umumî ve ebedî kaderidir. Bunun yanıbaşına bir de zamanımızın azgın meselelerin koyun. Öyle muvazenesiz bir devirde yaşıyoruz ki… Her an, medeniyet ve insanoğlu, asırların yarattığı her şey tehlikede. Ferd her an tasallûta maruz…

Çare?..

Çare, mücadele. Bu mücadele iki türlü olabilir. Ya kanla! “Bu kılıç senin bağrını delecek!” fakat cevabı yanı başındadır: “Seninkini de!…” Her kanlı mücadele, bir başkasını doğurur. Bence insanoğluna kendisinde ve kâinattan mesul olduğunu öğretmekten başka çare yoktur. İnsan hayatın yapıcısıdır ve her şekli ile ondan mesuldür. İnsan mesuliyettir.

Suad niçin intihar eder?

Allah’ı bulamadığı için. Suad benim tasavvurumda bugünkü insanlıktır. Hareketlerini gerektiği gibi kontrol edemediği için bedbahttır. Fakat Suad kendi hikâyesini anlatacaktır. Mümtaza bıraktığı mektupta bunu söyleyecek. Onu ayrı neşredeceğim. Okuyucu burada Huzur’un meselelerini daha vâzıh şekilde bulacaktır.

Başka romanlarınız var mı?

Var! Evvelâ ‘Sahnenin dışındakiler’ adlı Mütareke devrine aid bir romanım var. Fikir hayıtına bu senelerde uyandım. Onun için böyle bir kitap yazmayı daima düşündüm. O da yakında çıkacak. Sonra belki en sevdiğim hikâyem var. Aydaki kadın… Fakat o daha bitmedi.

Mevzuu nedir?

Mevzuu: …Hayat. Bilir misiniz, rüyada insanlar birbirinin gözlerine bakamazlar. Ve bakarlarsa çok ıztırablı olur? Derhal uyanırlar.  Bence bu, ferdiyetimizin kaba ve satıh tarafından kurtulunca birbirimizle karşılaşmaktan korkmamızdır. Bir nevi içten çalışan vicdan azabı…

Huzurun plânını niye şahıslara taksim ettiniz?

Demin anlattığım şey… Huzur’da herkes istemeden mukavvi ve zalim. Gene herkes mağdurdur. Mümtaz üç kişinin tesirine maruzdur. İhsan, Nuran, Suad…

Kitabınızdan memnun musunuz?

Çalışırken çok memnundum. Şimdi bu suale cevab vermek artık okuyucunun hakkıdır.

Bir lahza durdu, etrafına bakındı; sonra devam etti: Mademki sordunuz söyleyeyim: Memleketimizde zihnî bir tenbellik var. Bir safsata gibi görünecek ama ıztırabsız ve meselesiz yaşıyoruz. Eğer kitab bu tenbelliği silmeğe yardım ederse mesud olurum. Bir de benden sora yazacaklara ufak bir yardımım olursa…

Ayrılırken ‘Cumhuriyet’in alâkasına çok minnettarım. Hem size, hem de okuyuculara teşekkür ettiğimi söylemeyi unutmayın! dedi.

31 Ocak 2017, 08:03 tarihinde söyleşi kategorisi altında yayınlandı. Bu yazıya yapılacak yorumlardan haberdar olmak için RSS 2.0 beslemesini kullanabilirsiniz. Yorum yapabilirsiniz, veya kendi sitenizden geri izleme yapabilirsiniz.


Yorum Yapın

İsim (*Gerekli)
E-Posta (*Gerekli)
Site
Yorumunuz

*