Röportaj Tarihi: 23.07.2010, Fotoğraflar: Nurefşan Gür
Ayraç Kitap Tahlili ve Eleştiri Dergisi, Sayı: 10, Ağustos 2010

Hüsamettin Arslan (12 Ocak 1956 Ordu – Mesudiye, 02.01.2018 İstanbul ), sosyal bilimci, Uludağ Üniversitesi Fen ve Edebiyat Fakültesi öğretim üyesi. 1979 yılında Hacettepe Üniversitesi Sosyal İdari ve Bilimler Fakültesi Tarih Bölümü’nden mezun oldu. 1979-1981 yılları arasında aynı fakültede yüksek lisans yaptı ve “Ondokuzuncu Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğun’da Sanayileşme Girişimleri” konulu bir yüksek lisans tezi hazırladı. Doktorasını 1986-1991 tarihleri arasında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü’nde yaptı ve doktora bittikten sonra yayınlamış bulunduğu “Epistemik Cemaat / Bir Bilim Sosyolojisi Denemesi” (Paradigma Yayınevi, İstanbul 1992) adlı bir doktora tezi hazırladı.  Çalışmakta olduğu Sosyoloji alt bilim dalı “Genel Sosyoloji” ve “Metodoloji”. Bilgi Sosyolojisi, Bilim Sosyolojisi, Sosyal Bilimlerde Yöntem ve Hermeneutik alanlarında çalışıyor. Çeşitli dergilerde bilgi, bilimsel bilgi ve bilim üzerine makaleleri ve yabancı dillerden çevirdiği sosyoloji ve felsefe kitapları var. Halen Uludağ Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde profesördür.

Kendisiyle yaklaşık 8 sene önce Ayraç Kitap Dergisi için röportaj yapmış, Postmodernite, Çeviri, Türkiye’de Felsefe yayıncılığı ve Felsefe’ye bakış açısı üzerine konuşmuştuk. Vefatını öğrendim, Allah rahmet etsin. Bu vesileyle röportajı yayınlıyorum.

Şimdi hocam, postmodern eleştiri zaten modernite’nin kendisinin içinde vardı diyorlar. Madem öyle neresi postmodern bunun? Mesela Adorno’ya göre Beckett olsun, Kafka olsun baya baya “modern sanat” olarak biliniyor. Lakin şimdikiler bu yazarların postmodernizm içerdiğini söylüyor ki, büsbütün kavramlar ve sınırlar karışıyor. Postmodernite’nin bir hududu var mıdır, nedir?

H.Arslan: Burada sorun “modern” ve “postmodern”den ne anladığımız. Sorun entelektüel tarihi nasıl yorumladığımız. Bu iki noktada uzlaşmadıkça yönelttiğiniz soruya cevap vermek çok zor. Ben genelde tarihin sadece “süreklilik” ve sadece “kırılmalardan” ibaret bir şey olmadığını düşünüyorum. Tarih hem süreklilik hem de kırılma. Bu noktada “modern” ile “postmodern”i birbirinden ayırmanın imkânsız olmasa bile, çok zor olduğunu düşünüyorum. Bunu başka zorluklar da izleyebilir. Her şeyden önce “modern-postmodern” ayırımının yalnızca Batı tarihi için geçerli olduğunu bilmekte yarar var. Ayrıca, modern-postmodern ayırımının, günümüzün Batı’sındaki egemen entelektüel konumlarda yer alan entelektüellerin üzerinde uzlaştıkları bir ayırım değildir ve kaldı ki modern-postmodern ayırımı Batı entelektüel tarihini dönemleştirmek için yapılmış yegâne ayırım da değildir. Sözün gelişi modern-postmodern ayırımını kabul etmeyerek “postmodernite” yerine “refleksif modernite” terimini tercih eden entelektüeller var. “Postendüstriyel toplum” fikri de cabası. Fakat yine de tarihi anlamak için dönemleştirmeniz gerekiyor. Postmodernite modernite sürecinin hem devamı hem de değil. Bu ayırım entelektüel tarihi anlama çabasından başka bir şey değil. Sadece bu değil, tarihi her dönemleştirme sunidir. Biliyorsunuz, entelektüel tarihi de entelektüel galipler yazar. “Tarih” ile “geçmiş” aynı şeyler değil. Tarih tarihçilerin yazdığı, inşa ettiği bir şeydir. Geçmiş herkesin, tarih tarihçilerindir. Ben “modernite”yi “izmler” çağı, “postmodernite”yi “post-izmler” çağı olarak görme eğilimindeyim. Post-modernizm çağında değil, “post-izmler” ve “post-eleştiri” çağındayız. Post-metafizik, post-Marksizm, post-yapısalcılık, post-hegelcilik, post-rasyonalizm, post-liberalizm, post-feminizm vb. Burada kendimize bir ikazda bulunmak durumundayız; bu etiketler yine de Batı-dışı toplumların tarihsel, sosyal ve kültürel gerçekliğine tekabül etmiyor. Bizim toplum olarak kaderimiz bu “izmlere” ve “post- izmlere” yakalanmak ve maruz kalmaktır. Üretmek, yaratmak, bir sürecin aktörü ya da faili olmakla, ona maruz kalmak aynı şeyler değil.

Türkiye deneyiminde düşündüğümüzde, modernite zaten tam anlamıyla tartışılmış bir şey değil. Türkiye’ye içkin bir literatür de doğru düzgün oluşturulmadı. Şimdi postmodernite ile boğuşuyoruz. Bu ne kadar mümkün? Yani Türkiye’de postmoderniteyi anlamak, nasıl bir süreç olarak izlenebilir?

Politik duruşlarının hiçbir önemi olmaksızın Türkiye’de egemen entelektüel çevreler, “postmodernizmi” kabul etmek şöyle dursun, öğrenmek konusunda bile isteksizler. İster bildik anlamda toplum ister “entelektüeller ya da elitler” toplumu olsun her toplumda yeniliklere karşı bir direnç ortaya çıkar ve bu normaldir. Eğer varsa, entelektüel toplumumuz “postmodernizmi” reddetme eğiliminde. Bunlar yeni “entelektüel muhafazakârlarımız” ya da isterseniz “yeni entelektüel gericilerimiz.” “Modern” her şeyi “korumak” eğilimindeler.  Her modernite eleştirisinin çıkarlarına zarar verdiğini düşünüyor ve onu baştan reddediyorlar.  Hâlbuki her çağın “putkırıcılar”a ihtiyacı vardır. Kitaplı dinler paganların putlarını kırmıştı; modernler “ortaçağın putlarını kırdıkları için moderndiler. Modernlerin putlarını da birilerinin kırması gerekir. Bu belki de insanlığın kaçınılamaz kaderi.  Postizmler yeni putkırıcı entelektüel tutumları yansıtıyor. Oysa Türkiye’de “postmodern” neredeyse “aşağılayıcı,” “küçültücü” bir terim.  Bilmemiz gereken şey şu: Postmodernizm post-izmlerden sadece biri. Postmodernizm yekpare kumaştan yapılmış bir bohça değil; farklı kumaşlardan yapılmış çok-parçalı, çoğu durumda kendi içinde tutarsız, insicamsız bir bohça. Postmoderniz hem modernitenin devamı hem de ona karşı geliştirilmiş bir tepki. Uzun soluklu bir anlamayla postmodernizm ultra-modernizm; modernizmi modernizmin kendisine sağladığı entelektüel silahlarla eleştiriyor. Genelde ve en geniş anlamıyla “entelektüel sol”u temsil ediyor; bildik anlamda “sol” postmodernizm karşısında “sağda” kalıyor. Eklektik, pagan, radikal. Çağdaş Aristotelesçilik. Postmodernler, bir anlamda Nietzscheci solcular. Unutmamak gerekir ki, moderniteye hâkim çizgisini armağan eden şey Plâtonculuktur.

Sizin de söylediğiniz gibi postmodernizme karşı geliştirilmiş çok makul gibi görünen soru henüz “modern” olamamış ve henüz “modern”i tartışamamışken, bu “postmodern” de neyin nesidir, sorusudur. Parıltısı yanlışlığını örten göz boyayıcı bir soru bu. Moderniteyi içselleştirmek, modern eleştiriyi içselleştirmek için beklemeyi tercih edebilirsiniz, fakat bu “muhafazakâr” bir yönelimden başka bir şey değildir. Tarih bizi beklemez. Makine teknolojisini temellük edemediğiniz için, dijital teknolojiye karşı çıkmanız saçmadır. Bu durumda dijital teknolojiye rağmen yaşayamazsınız. İnsanlığın tarihi gönülsüzce benimsenmiş yeniliklerle doludur. Kaldı ki bu egemen “Batı”ya rağmen yaşamaya kalkışmak olur; bu tercihte başarısızlık mukadderdir. Sorunumuz şu: Derrida’nın, Foucault’nun, Lyotard’ın ve Baudrillard’ın bunca kitabına ve bu metinlerde sergiledikleri fikirlere rağmen, onlara kulaklarımızı tıkayarak “modernler” ya da liberaller, sosyalistler, muhafazakârlar olarak yaşamaya devam edebilir miyiz? “Postmodern” diye etiketlenmiş düşünürlerin kitapları fikirleri ortadayken, hala eski sosyalistler, liberaller, muhafazakârlar ya da eski felsefeciler, edebiyatçılar ve sosyal bilimciler olmaya devam edebilir miyiz? Bence bunu yapamayız. Fakat bu soruya olumlu cevap vermem, benim “postmodern” olduğumu göstermez. Dijital teknolojiden hem nefret edebilir ama aynı zamanda onu kullanmak zorunda kalabilirim. Postmodernlerle modernite eleştirilerini, “postmodern” olmaksızın da paylaşabilirim. Yapılması gereken en makul şey, “postmodernlere” kulaklarımızı tıkamamaktır. Görmezlikten gelmek öldürücüdür.

İdeolojilerin tükendiği, liberalizmin her şeyi kuşattığı bir çağda yaşadığımız dikte ediliyor. Buna karşılık, Slavoj Zizek ya da Judith Butler gibi felsefeciler, liberalizmin kendisinin ileri-kapitalist bir ideoloji olduğunu, onun da haliyle diyalektik şiarınca muhalefetini doğurduğunu söylüyorlar. Neo-liberalizme karşılık gelecek bir neo-sosyalizm ya da farklı bir muhalif tutum imkânı nedir? (Bunu özellikle, metinsellik açısından soruyorum…)

“İdeolojilerin sonu” teorilerinin de ideoloji olduklarını biliyoruz artık. Bazı Batılı entelektüeller ideolojilerin sonu, tarihin sonu vb. yönelimlerin de ideoloji olduklarını söyleyen yeni bir kavram ürettiler: “endism.” Bence liberalizmin bir ideoloji olduğu kuşku götürmez. Modern kapitalizmle birlikte düşünülerek “ileri-kapitaliz” diye bakıldığında günümüzde kapitalizmin alternatifi yok. Sosyalizm dün liberalizmin ve kapitalizmin alternatifi değildi; bugün hiç olamaz. Kapitalizme ve liberalizme en güçlü muhalefet sosyalizmin değil, Kıta Avrupası muhafazakârlığının muhalefetiydi. Sosyalizm, kapitalizmin alternatifi değil; hem liberal kapitalizmin hem de sosyalizmin İngiliz faydacılığından doğduğunu ve faydacı ideolojiler olduklarını unutmamak gerekir. Batı’da moderniteye, dolayısıyla kapitalizme, liberalizme ve sosyalizme muhalefetin adı Katolisizmdir. Batı’da tek bir gerçek muhalefet vardır; o da Katolik Kilisesinin ve Katolik entelektüellerin muhalefetidir.

Günümüzde Batı’da sosyalizm anti-küreselci hareketler ve ideolojiler olarak karşımıza çıkıyor. Benim fikrim, “sosyalizm” eğer yaşamaya devam edecekse, “etik sosyalizm” olmaktan başka hiçbir çıkar yolu yok; sosyalizm yalnızca etik sosyalizm formatında yaşabilir.

Söylem üzerinden kurulan iktidarı aşmak mümkün müdür? İdeolojiler ve üst-anlatılar gerekli/işlevsel midir?

Söylem üzerinden kurulmayan iktidar mı var? Her iktidar bir söylemin iktidarıdır. “Söylem” “ideoloji” kavramına alternatif bir kavram olarak ortaya çıkmıştır. “İdeolojiden” bağımsız bir dünya yaratma ütopyası İkinci Dünya Savaşı’ndan onyıllar sonra fiyaskoyla sonuçlandığında “ideoloji” tartışmaları da büyük bir yara almıştır. Günümüz entelektüel jargonun geçer akçesi dün olduğu gibi “ideoloji” değil, “söylem.” Söylem ideolojiden çok daha tutarlı bir kavram; söylem ideolojiden çok daha temel bir fenomen. Bir söylemin iktidarı, ancak başka bir söylemin iktidar olmasıyla aşılabilir; çünkü her söylem bir iktidar formudur.

Yukarıdaki tartışmaya dönelim. Postmodernler günümüz dünyasında “meta-anlatıların” ki ben bunlara “meta-tahkiyeler” diyorum ve sanıyorum, -ilgili kavramı meta-tahkiye diye karşılayan tek kişi benim- fonksiyonlarını kaybettiklerini öne sürdüler. Bir meta-tahkiyeler eleştirisi olarak anlaşıldığında bence bu fikir doğrudur; fakat meta-tahkiyelerin sonu teorisi bana pek inandırıcı gelmiyor. En başta, meta-tahkiyelerin her radikal reddi bir meta-tahkiye olmak zorundadır. Başka bir söyleyişle, meta-tahkiyeleri bir başka meta-tahkiyeye başvurmaksızın radikal bir biçimde reddetmek imkânsızdır. Bunca gelişmeye rağmen dünyada çok sayıda insan bir meta-tahkiye olarak Hıristiyanlığa, Museviliğe, Budizm’e, sosyalizme vb. inanmaya devam ediyor. Modern dünyayı ve insanı bir meta-tahkiye olarak “evrim teorisi” olmaksızın düşünmek imkânsız.

Siz çalışmalarınızda, “ezber bozan” bazı tanımlar yapıyorsunuz. Epistemolojik Cemaat, Neojöntürkler gibi… Bu kavramları böyle bağlamlarından kopuk bir biçimde reel politik içinde ne kadar tarihselleştirebiliriz? Neticede çoğunlukla medya okumaları yapılıyor. Medyanın dönüştürücü etkisini unutmamak lazım…

Sorunuz güzel formüle edilmemiş. “Bağlam” kavramından da nefret ediyorum. Bir lingüistik ne idüğü belirsiz “context” kavramının sözüm ona “Türkçe” karşılığı olsun diye uydurmuş. Ben bu terimin Türkçede aynen kullanılmasından yanayım: kontekst. Kontekst’de “text,” yani “metin” var, “bağlam” kelimesinde “metin” var mı? Bağ-lam. “Bağ” bağdır, “metin değil. “Lam” ekine de ne oluyor. Bağlam bir zırvadan başka bir şey değil. Sorunuzda “bağlamlarından kopuk” derken “metinlerinden koparmak” demek istiyorsunuz herhalde; metninden koparmak. Kontekstüalizm, “bağlamcılık” olamaz. Her neyse…

“Epistemik cemaat” terimi benim icadım değil; Batı literatüründeki “epistemic community” teriminin Türkçesi. “Neojöntürkler” kavramına gelince. Türkçenin mantığını yerle bir eden bir kelime. Ama yine de derdimi anlatıyor. Hepimiz jöntürkleriz; yıkıcıyız. Hiçbir şey yapamadan yıkmak. Yıkmanın yapmaktan da zor olabileceğini kabul ediyorum. Fakat eğer yıkıcı bir tutum benimsenecekse, en iyi şey yıkarken veya yıkarak yapmak değil midir? Bunu yapamadığımız için jöntürkleriz hepimiz.

Çeviri problemi sadece dil politikasına indirgemek ne kadar doğrudur? Dil/değer ayrımı bir kenara bırakılıp toplumsal bellek ve gelenek bağlamında düşünüldüğünde bir metnin bir dilden diğerine aktarımı mümkün müdür?

Martin Heidegger ve daha sonra Paul Ricoeur insanı ontolojik olarak sürekli “çeviri yapan” bir varlık olarak tanımladılar. Rutin ya da gündelik hayatımız neredeyse tümüyle “çeviri eylemleriyle” dolu. İletişim ancak böyle mümkün. Konuşmak, muhatabımızın dilini kendi dilimize çevirmektir. Çeviri konusunda üç temel ya da ana yaklaşım var: bire-bir çeviri mümkündür; birebir çeviri imkânsızdır; çeviri kısmen mümkündür. Birinci görüş pozitivistlere ait. Pozitivistler doğru bilgi nasıl olgulara tekabül ediyorsa, çevirinin de birebir orijinal dile tekabül etmesi gerektiğini ve tıpkı bilgide olduğu gibi bunun mümkün olabileceğini düşünürler. Feyerabend gibi “anarşistler” bir dilden diğer dile çevirinin imkânsızlığını vurgula. Ben üçüncü görüşü benimsiyorum. Çeviri kısmen mümkündür. Tıpkı anlamak gibi. Her durumda ancak kısmen anlarız. Her anlama aslında kısmen anlama, eksik alamadır.

Şiir çevirisinin imkânsız olduğunu düşünüyorum. Şiir çevrilemez. Hakiki şiir çevrilemez.  Bunu bir anlamda söylüyorum. Çevirmeyi deneyebiliriz elbette.  Fakat Shakespeare çevrildiğinde de Shakespeare midir? Eğer bir şiir çevrilebiliyorsa hakiki şiir değildir. Müslüman cetlerimiz Kuran’ın çevrilemeyeceğini düşünecek kadar feraset sahibiydiler; bu yüzden “meal”le yetindiler.  Her yabancı kelimeye bir karşılık bulmayı “erdem” sayan lingüstik pozitivistler ya da ırkçılar, sözün gelişi futbol oyunundaki “gol” kelimesini bile çevirememişlerdir; “ofsayt” kelimesini çevirin de görelim. Bu iş o kadar kolay değil. Her kelimeye Türkçe bir karşılık bulmak gibi bir mecburiyetimiz yok.

Türkiye’de yazılan felsefe metinleri hakkında neler düşünüyorsunuz? “Secondal Literature” olmaktan öte gidecek, felsefeye evrensel anlamda katkı sağlayacak, yeni bir şey söyleyecek metinlerin üretilmesi sizce neye bağlıdır?

Biz “çeviri trenini” çoktan kaçırdık. Modern üniversitelerimizin kurucuları, insanlığın Rönesans çeviri hareketi gibi büyük tarihsel çeviri tecrübelerini görmezden gelerek, “çeviri”yi küçümsediler. Türkiye’de üniversitenin temel görevi Darülfünun’dan beri temel metinleri çevirmek olmalıydı. Bugün bile YÖK ve akademik komisyonlar “çeviriyi” entelektüel faaliyet saymıyorlar. Kant’ın metinleri doktora konusu olamaz mıydı? Türkçede güvenilebilir bir Kitab-ı Mukaddes çevirisi var mı? Türkiye’de Nietzsche’nin metinlerinin başına gelenler pişmiş tavuğun başına bile gelmemiştir. Diyanet’in yakın zamanlarda bir akademisyen ekibe yaptırdığı Kur’an tercümesinde “hakikat”i “gerçek”le karşılamışlar. Bu bir trajedi. Eğer üniversitemiz daha baştan çeviri işini üstlenebilseydi, klasik metinlerin eleştiri süzgecinden geçmiş çevirilerine sahip olacaktık. Birçok metnin çevirisi yüksek lisans, doktora ve doçentlik tezi olarak yaptırılabilirdi. Çeviriye önem verilmeyen bir ülkede entelektüel gelişmeden söz edilemez; “düşünceden” hiç söz edilemez. Entelektüel sefaletimizin temel nedenlerinden biri bu. Bu yüzden Türkiye bir entelektüel çöl.

Türkiye’de felsefenin Türkçeleşmesi ile ilgili sorunların olduğunu biliyoruz. Bu bağlamda yönelim olarak doğu-batı felsefesi eserleri arasında bir fark var mı? Her felsefi metin Türkçenin felsefileşmesine bir şekilde katkıda bulunabilir mi?

Doğu ile Batı toplumlarının kültürel, ekonomik, tarihsel bakımdan birbirinden farklı olduklarını hemen herkes kabul ediyor. Fakat söz felsefeye geldiğinde hepimiz Doğu ile Batı felsefeleri arasında hiçbir fark görmüyoruz. “Felsefe” terimini hemen her durumda hem Doğu hem de Batı felsefeleri için geçerli “evrensel” bir terim olarak kullanıyoruz. Türkiye’de bazı felsefeciler daha da ileri giderek Doğu felsefesi, İslam felsefesi gibi şeylerin olamayacağını söylüyorlar. Doğru, Doğu’da ya da İslam dünyasında “modern” Batı felsefesi anlamında felsefe yok; dünyanın Batı dışında hiçbir yerinde yok. Fakat Batı’dakinden farklı bir anlamda var. Doğu ile Batı toplumları başka alanlarda ne kadar farklı iseler, “felsefe” konusunda da o kadar farklılar. Yine de itiraf etmeliyiz ki günümüz dünyasında Batılı alamda felsefe yapma biçimi giderek başka toplulara da egemen oluyor. Günümüzde geçerli felsefe yapma tarzı Batı orijinli bir felsefe yapma tarzı. Başka toplumların entelektüelleri Batı felsefesinin öğrencileri. Bu bir “yaratma” süreci değil, “taklit” süreci. Hepimiz Batılı felsefe yapma tarzının taklitçileriyiz. İbn-i Rüşt kendi Platon’unu, Aristotelesini yaratmıştı; biz bugün bunun çok uzağındayız. Hıristiyan bir Sokrates var; Modern Batı felsefesinin bir Sokrates’i, Platon’u, Aristoteles’i var; bizim yok; Japonların ve Çinlilerin de yok.

Yapmamız gereken şey Batı felsefesini iyi öğrenmek. Bunun sağlam yollarından biri, reddedilemeyecek kadar açık: çeviri; sağlam ve güvenilir çeviri. Eğer felsefeyi bir kültür, bir yaşama tarzı olarak anlarsak, bu yaşama tarzını anlamanın makul yolu onun temel, anahtar, kilit kavramlarına “saygı” göstermek. Türkiye’de bunun tersi yapılıyor. Türkiye’de felsefe çevirmenlerinin kendilerinin de izah edemeyeceği bir “milliyetçi,” “Türkçü” damarı var.  Başka konularda kozmopolit, üniversalist bir tutumu benimsedikleri halde, dil bahis konusu olduğunda  “ırkçı” bir tutumu benimsemekte beis görmüyorlar. Her dilin her şeyi karşılayacak kelimeleri ve kavramları olduğunu sanıyorlar. Türkçede neden “dekonstrüksiyon” kelimesinin karşılığı olması gereksin; “dekonstrüksiyon” kelimesinin dilimizde karşılığı olmadığı için neden “aşağılık kompleksine” kapılalım? “Logos”un, Geist’ın Türkçede karşılığı olmaması Türkçenin eksikliği midir?  Kültürlerin, dinlerin, dünya görüşlerinin temel kavramlarına saygı göstermeliyiz. “Allah” kelimesini Türkleştirerek Müslüman olamazdık, aynen aldık. Eğer modern felsefeyi kendimize mal etmek istiyorsak, eğer modern anlamda “felsefece” düşünmek istiyorsak, öncelikle modern felsefenin sözünü ettiğim temel kavramlarını içselleştirmeliyiz.  “Dekonstrüksiyon”u çeviremezsiniz; tıpkı “ofsayt”ı çeviremediğiniz gibi.  Dekontrüksiyonu çevirerek Derrida’yı anlayamazsınız.

Felsefe öğretimi ve bireye kuşatıcı bir felsefi perspektif kazandırılması noktasında Türkiye’de eğitim alanında ciddi bir boşluk var. Bunu sosyoloji açısından da söylemek mümkün. Bu boşluğun yarattığı-yaratacağı sıkıntılar nelerdir? Bu bağlamda felsefi-sosyoloji eserlere gereken ilginin gösterilmemesinin Türkiye’de bugün dinamik bir düşünsel hayatın olmayışıyla ilgisi ne orandadır?

Bu soru biraz aldatıcı. Doğru istikameti göstermiyor. Felsefe Grekler’den sonra hiçbir toplumun yaşama tarzı olamadı. Felsefe yalnızca Grekler’in hayat tarzıydı. Felsefe daha sonra sadece toplumların entelektüel elitlerinin hayat tarzı olmaya devam etti. Felsefenin, sosyolojinin vb topluma “inmesi” ya da teşmil edilmesi ütopya dışında bir şey olamaz. Eğitim kurumlarına gelince, ben Türkiye’de eğitim kurumlarının, alttan gelen büyük genç nüfusun taleplerini ve ihtiyaçlarını karşılayamadığı için çöktüğüne inanıyorum. Bunda Anglo-Sakson eğitim yöntemlerini benimsememizin de büyük payı var. Türkiye’nin bürokratik ve entelektüel elitleri ve elbette kurumları, toplumun taleplerini karşılayamıyorlar. Sadece felsefe ve sosyoloji değil, akademik bütün alanların tümü “okur”dan yoksun. Bütün bunlara günümüzde bir de eğlence kültürü eklendi. Okumak değil, eğlemek istiyoruz. Popüler eğlence türü bir hayat tazına dönüştü ve bunun içinde okumak yok. Her şey giderek daha fazla “pop:” kitaplar, okurlar, TV programları, şarkılar ve hayat.

Türkiye’de felsefe ve sosyoloji ile ilgili çalışmaların -çoğunlukla- akademik sınırlar içerisinde kaldığını görüyoruz. Bu duruma ilişkin düşüncelerinizi bizimle paylaşır mısınız? Felsefenin ve sosyolojinin, akademik sınırların ötesinde, insanlarla buluşmasını sağlayabilecek çalışmalar ne kadar olanaklıdır?

Yukarda söylediğim gibi. Grekler’den sonra felsefe entelektüel elitlerin yaşama tarzı, kültürü ve meşgalesi olmak durumunda. Aşırı uzmanlaşma felsefe ve sosyoloji gibi hayatın, toplumun bütününe ilişkin bakış açılarının gelişmesine izin vermiyor. Modern toplum, modern teknoloji insanları konfora ve hijyenik hayat tarzlarına sürükledikçe felsefeye ve sosyolojiye gerek yok. Günümüzün “ideal” insanı filozof ya da sosyolog değil “teknisyen.” Felsefe cennetinden çoktan kovuldu. Modern toplumda sadece felsefe klanları olabilir.

Sosyoloji ve Felsefe okurunuzun çevirilerinizi anlamakta zorlanmadığına, “daha anlaşılır” olduğuna ilişkin yorumlar duyuyoruz. Eski dilden dilimize aktarılan kelimeleri özellikle çevirilerinizde titiz bir çalışma sonucunda seçtiğiniz görülüyor. Çevirilerinizin “daha anlaşılır” olmasını nasıl sağlıyorsunuz? Böyle bir çeviri dili kullanmanızın özel nedenleri nelerdir?

Ben hem âcizane çevirmenim hem de Paradigma Yayınevi’nin editörlüğünü yapıyorum. Bir çevirmen eğer anlaşılmayacaksa bir kitabı neden çevirsin; bir yayınevi eğer okur anlamayacaksa bir kitabı neden yayınlasın. Bir çevirmenin, bir yayınevinin muhatabı olan halkın anlayamayacağı kitaplar yayınlaması çok jakobence bir tutumdur. Buna bir fikri, bir kitabı, bir düşünceyi dikte etmek denebilir. Paradigma jakoben bir yayın anlayışından ısrarla kaçınıyor. Bir yazarın, bir çevirmenin kitabının muhatabı olan toplumun yaşayan dilini kullanması gerektiğini düşünüyorum. Paradigma bunu yapıyor ve okurdan olumlu tepkiler alıyor.

Paradigma yayınları olarak, çeviriye ilişkin ve ileriye dönük projeleriniz nelerdir? Bunları öğrenebilir miyiz?

Paradigma’yı Paradigma yapan şeylerden biri dile hassasiyetidir. Anlaşılır olmak temel kaygımızdır. Amacımız “meselesi” olan insanlara ulaşmak. Eğer Türkiye’de üzerinde uzlaşılabilir bir çeviri diline, bir çeviri anlayışına ulaşabilirsek, toplumumuza en büyük hizmeti yapacağımıza inanıyorum. Köksüz ve tarihsiz kelimelerden nefret ediyorum; yalnızca kökleri ve tarihleri olan kelimeler derindir.

28 Ekim 2017, 08:15 tarihinde söyleşi kategorisi altında yayınlandı. Bu yazıya yapılacak yorumlardan haberdar olmak için RSS 2.0 beslemesini kullanabilirsiniz. Yorum yapabilirsiniz, veya kendi sitenizden geri izleme yapabilirsiniz.


Yorum Yapın

İsim (*Gerekli)
E-Posta (*Gerekli)
Site
Yorumunuz

*