15
Tem

Yitik Değerleri Gün Yüzüne Çıkaran Yönetmen: Özhan Eren

   Yazan: Yunus Emre Tozal   Kategori söyleşi

166

Söyleşi: Yunus Emre Tozal & Zeynep Elbasan

Yakın tarihimize ışık tutan bir film yaptınız 120 ile. Bu filmin senaryo ve yapım aşamasında belli bir şuur ve duyarlılık kıstası gözettiniz mi acaba?

Özhan Eren: Yani bizatihi odur zaten. Ben ülkemizde şuur oluşturma gayretlerimin aslında en önemli gayretlerden biri olması gerektiğine inanıyorum. 120 de onun küçük bir örneğidir. Çok önemsediğim bir söz var: Aklın bütün fonksiyonları için hafızaya ihtiyaç vardır. Ben ortak hafızanın gelişimine çok önem veriyorum. Toplumun ortak hafızası tarihidir. Bunu öyle tarihimizi bilelim kültürlü olalım aman ne kültürlü insanlar desinler bize filan gibi değil yani tarihi bir ilim olarak da gördüğümden değil. Tarih bizatihi hayat hikâyemizdir. Yine çok önemsediğim bir söz var: Sadece aptallar aynı şeyleri yapıp farklı neticeler beklerler. Şuraya vurduğunuzda (tık tık sesleri) bu ses çıkıyorsa on dakika sonra vurduğunuzda yine aynı ses çıkacak, buraya vurup farklı bir sesin çıkmasını beklemek aptallıktır. Şimdi tarih bize bunu sağlıyor. ‘Biz şunu yaptık ve bu neticeyi aldık’ demenin bir yoludur tarihi bilmek. Şuurdan kastım budur. Yani akıllı olabilmek ancak hafıza sahibi olmakla mümkündür. Hafıza olduğu zaman yol haritanız olur. Nerdesiniz, nereye gidiyorsunuz, nasıl gideceksiniz bütün bunları kestirmeyi sağlamanın önemli bileşenlerinden biridir tarih. Böylelikle ne yapacağınızı kestirebilirsiniz. O açıdan öncelikle tabii ki bilgi;  tarihe ve topluma ait bilgiyi bir bütün şeklinde sunabilmenin belki de en kestirme yoludur sinema. Yani 120 hakkında roman yazsanız bir roman kaç satıyor en fazla 100 bin diyelim. Tabi ki kalıcılık önemli çünkü insanın ses ve görüntü hafızası var belleğinde. Oralara daha kolay eriştiği ve daha kolay yer ettiği için sinema tüm bunların içinde en etkili dal. İşte bu ortak hafıza, ortak akıl, ortak duygu, ortak şuur geliştirmede sinemanın çok önemli vasıtalardan biri olduğunu düşünüyorum.

Peki, cevabınızdan hareketle sizin anlayışınızın bilgi aktarımına dayalı kültür sinemacılığı olduğunu söyleyebilir miyiz?

Özhan Eren:  Şöyle ki ben bir kategorize etmekten ve edilmekten hoşlanmıyorum. Ama işte insan içinde ne varsa onu anlatmaya çalışır. Yani baktığınız pencereden gördüğünüz şeyleri aktarmaya çalışırsınız. Benim içimde bunlar vardı. Bu böyle ben şimdi kültür sinemacılığı yapacağım filan gibi bir şey değil. Ben bunu yapıyorum, gündelik hayata bakışım bu. İnsanlara çocuklarımıza bakışım bu. Doğal bir neticesi benim yaşam tarzımın.

Kaybettiğimiz değerler üzerine mi daha çok?

Özhan Eren: Kaybetmek üzere olduğumuz, kaybettiğimiz temel referanslarımız veya toplumun genetik kodlarına dokunduğuma inanıyorum. Ben seçiyorum konuları, dolayısıyla bunların şarkısını türküsünü yapıyorum.

120

Kendi tarihimizle alakalı yapılmış çok fazla bu tarz film yok sizin sinema filminize istinaden, ya da çok az var diyelim. Bir tarihçimiz geçmişini bilmeyen bir millet geçmişin sağırları geleceğin körleri olur diyor. Geçmişimizi öğrenmek adına beyaz perde çok önemli bir fırsat. Bu açıdan bakarsak eğer 120’yi tarihe ışık tutması açısından bugünün gözüyle değerlendirebilir misiniz?

Özhan Eren: Tabi, 120’de aktarmak istediklerimden bir tanesi de bugünkü insanlara ‘biz ne yapıyoruz ne ediyoruz 100 sene önce bunlar varmış bugün neler var, gideyim bir aynaya bakayım veya hep beraber aynaya bakalım’ların da altını çizmektir.

Şu an sinema dünyasında niteliğin itibarından niceliğin istilası söz konusu. Tabi ki iyi film yapımcıları ve yönetmenler var Sadık Battal, Nuri Bilge Ceylan, Fatih Akın gibi bizi ulusal ve uluslar arası arenada temsil eden. Sizce nicel anlamdaki bu artış, bu piyasada niteliği nasıl etkiliyor?

Özhan Eren: Bütün bir Türkiye manzarasında sinemayı tek başına tahlil etmeye çalışmak anlamlı neticeler vermez, çok doğru gelmiyor bana. Türkiye’nin genel hali böyle zaten. Kitap okuma oranı ne batıya kıyasla? Yani keyifle okuduğunuz üç gazete ya da düzenli olarak aldığınız dergileri sayabilir misiniz? Bence sinema başarısı diye gösterilebilecek aslında büyük bir artış yok ortada. Hani diyorlar ya Türk filmlerine olan ilgi artıyor. Ben öyle bir şey görmüyorum. Yani Şahan Gökbakar ile Cem Yılmaz’ı çıkarın 30 milyon bilet satılıyor, yüzde ellisini zaten bu iki isim satıyor. Gençler Nuri Bilge Ceylan’ı takip ediyor mu acaba? Bir de ödül almak iyi bir şey mi? Nobel ödülünü almak insanı dünya çapında saygıyı hak etmiş bir edebiyatçı konumuna getir mi? Edebiyatta bir zirveye tırmandığınız zaman mı Nobel alırsınız? Bunların cevaplarını ben bilmiyorum. Ben İlber Ortaylı’yı ve Halil İnalcık’ı önemsiyorum. Ve onlardan çok daha fazla istifade etmemiz gerektiği inancındayım. Efendim sinema olarak, efendim roman olarak, efendim şiir olarak bunları görüyor muyum? Yok, bunları görmüyorum. Onun için diyorum. Nitelik nicelik dengesi veya dengesizliği sadece sinemada değil her yerde var, yani bu ülkenin birinci ihtiyacının kalite olduğunu düşünüyorum. Kaliteli insan olmak yönünde gençlerin heveslendirildiğine dair bir bulgu da göremiyorum.

120’nin üzerinden bir yıl geçti ve biz sizinle şuan söyleşiyoruz, sizce 120 amacına ulaştı mı? Şu ana kadar ki ilgi ne düzeyde?

Özhan Eren: Avrupa ile beraber 1 milyon 100 bin hâsılatı var diyebilirim. DVD’sinin çıktığı vakitlerde en çok satanlar listesindeydi. Her ilde zaten sinema yok. Sinema salonu yok. Ben de çok iyi bilmiyorum bunları ama 80 sinemada gösterildi, Türkiye ortalamasının üstündedir. Bu iyi ama reklâm çok önemli. Maalesef reklâm bütçemiz yoktu filmi vizyona soktuğumuz zaman. Bir iki saniyelik televizyon reklâmı veremedim.

Tarihi içerikli bu filminizde dile getirilen çok önemli bir husus var: I. Dünya Savaşı sırasında her Ermeni’nin savaş yanlısı olmadığı mefhumu. Bu bağlamda Türk-Ermeni ilişkilerinin daha iyi bir konuma gelmesi açısından 120’nin simgelediği ‘barış’ temi de mevcut mu?

Özhan Eren: Benim çıkış noktam doğrusu 120 tane çocuktu. Çok mecbur olmasaydım Ermeni meselesine bile asla girmezdim çünkü onlar ayrı konular. Ermeni meselesiyle ilgili film gayet tabi yapılır ama bu tartışmalar beni çok düşündürüyor. Dediğim gibi 120 çocuğun Van’dan eşya taşıma mecburiyetinde kalmalarının nedenlerini izah edebilmem için Ermeni meselesini de değinmem gerekiyordu. Tarihi bir vaka. Ben ‘Ermeni Meselesi’ denmesinden bile çok hoşlanmıyorum çünkü Ermenilerle bir meselemiz varmış gibi geliyor oysa Ermenilerle hiçbir meselemiz yok. Sadece tarihi süreç içinde isyan çıkartmak hevesinde olan çeteler var. Onlarla mücadele edilmiş. Onu bugüne kadar yaşatmak için çok uğraşan insanlar da var. Ama ben Amasyalıyım ve Amasya’da çok iyi Ermeni komşularımız vardı. Bizim Ermeni vatandaşlarımız var. Kimse buranın, bu ülkenin veya dünyanın asli sahibi değil kimse sığıntı da değil. Benim için ahlaklı insan önemli, başka bir şeye önem vermem.

Gençler sinemaya karşı çok ilgili. Sinema üzerinde yoğunlaşmaya karar vermiş gençleri, ilk etapta bekleyen zorluklar nelerdir?

Özhan Eren: Bir taraftan çok zor, öte yandan çok kolay. Sinema yapmak Türkiye’de zannedildiği kadar zor değil. Sinema senaryo ile başlayan bir şey. Anlatacak bir hikâyenizin olması gerekir. Mesela Necip Fazıl 26 yaşında ‘Kaldırımlar’ gibi bir şaheseri ortaya koymuştur. Birebir hem yaşamış hem de bizlere dizeleri ile yaşatmıştır. Ama günümüzde verimsiz ortamlarda olmuyor. Ben çok dağ tepe çadır çilesi çektim, toprağa çok girip çıktım. Kaldırımları gece yarısı ağlayarak dolaşırsanız işte o zaman duygu ortaya çıkıyor.

Hocam son bir soru soralım. Kara Tren türküsünü siz yazdınız. Harita Mühendissiniz. Nasıl, ne zaman başladınız sinema ile müzik ile tarih ile türkü ile bağ kurmaya? Kimler ellerinizden tuttu gençken?

Benim büyük oğlumun ismi Ömer Cahit. Cahit Abi (Zarifoğlu) merhumun vefat ettiği sene doğdu, Onun hatırasına Ömer Cahit koyduk adını. Ben Cahit Abi ile sohbet etme, dertleşme, muhabbet edebilme mutluluğuna erişmiş bir insanım. Cahit Ağabeyle, Erdem Beyazıt ile… Onların çok emekleri oldu üzerimden, Allah gani gani rahmet eylesin. Bunların yaşı, zamanı, okulu, bölümü olmaz çocuklar. Sevda işte. Sevda götürüyor. Bir bakıyorsunuz ki sevdalısınız bir alana. İlk görüşte aşk değil bu, ben doğduğumdan beri böyleyim. Daha ilkokulda, ortaokuldayken evde radyo yoktu, bir tane vardı sadece köyde. Zaman zaman o radyoyu alıp onla Batı klasiklerini dinlemeye çalışırdım mesela. Ben o müzikteki enstrümanları çözmeye çalışırdım. Niye bu böyle peki? Bilmiyorum, yani hakikatten bakın dünyada çok az vardır hem filmi yapıp hem müziğini yapan. Ben Çanakkale’yi yazdım, müzikleri hazırladım, Allah kısmet etti ve yaptım.

Çok teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim bu söyleşi için.

İstanbul Gençlink 1. Sayı
http://www.istanbulgenclink.com/

15 Temmuz 2009, 23:46 tarihinde söyleşi kategorisi altında yayınlandı. Bu yazıya yapılacak yorumlardan haberdar olmak için RSS 2.0 beslemesini kullanabilirsiniz. Yorum yapabilirsiniz, veya kendi sitenizden geri izleme yapabilirsiniz.


Yorum Yapın

İsim (*Gerekli)
E-Posta (*Gerekli)
Site
Yorumunuz

*