16
Nis

Ayraç’tan bir hatırlatma: Felsefe ile hem dem olunuz!

   Yazan: Yunus Emre Tozal   Kategori haber

Yahya Kemal’e atfedilen şöyle bir söz var, “Nesrimiz ve resmimiz olsaydı, muasır medeniyetlerden geriye düşmezdik.” diye. Osmanlı’da edebiyatı divan şiiri işgal etmişti, şu ya da bu şekilde bir halk şiiri de vardı ama esas olan büyük ölçüde divan’dı, öyle ki bu esas bütün sesiyle Osmanlı toplumunun şarkısıydı, muhakkak resim hususunda da başka düşünceler içine dalıp çıkmak mümkün. Resimden devşirilen bir felsefî zenginliği, yalnızca Batı resminde aramak ne kadar doğru bir yol olur? İkonların temsiliyle başlayan, antik Yunan’a kadar uzayan heykel geleneği ile yoğrulan bir resim sanatı, Anadolu zemininde, tek başına ne kadar ikame edilebilir? Üstelik Doğu’da olmayan şey yalnızca Batı tipinde resimken ve kendine özgü bir bolluk içindeki suretlere bürünmüş mananın temsilinden, suyun üzerine düşmüş renklere, hattatların kalemiyle yahut tezhibin bin bir türlüsüyle yapılan onca sanatlı işin ayan beyan varlığına rağmen…

O zaman Yahya Kemal’in işaret ettiği o derin boşluk, nasıl bir boşluktu?

Bir takım âli zevat, Türkiye’nin okullarında felsefe ve tarihin okutulmadığından yakınırlar. Bizce de bir o kadar doğrudur; Doğu’yla Batı arasında var olduğu zannedilen o hayalî boşluğu doğuran hayalsizlik, önemli ölçüde felsefe kaynaklıdır. Rönesans’ın yalnızca teknik ve sanat yönüne odaklananlar, Montaigne’i, Voltaire’i yahut Machiavelli’yi; Fransız Devrimi’ndeki özgürlük tutkusunu yüceltenler Jean Jacques Rousseau’yu, Kuzey Aydınlanması’nın önemli figürlerini, David Hume’u, Thomas Hobbes’u, John Locke’u; hatta Ortodoks Marksizm’in kapalı duvarları arkasına sığınanlar, Adam Smith’in metinlerindeki felsefî geleneği nedense unuturlar sürekli. Bütün bunlar, Doğu’yla Batı arasında bir türlü kapanmak bilmeyen makasın bir kısmıdır. Diğer kısmı da muhakkak, felsefeyle yan yana serpilip boy veren bilim ve teknolojidir.

Namık Kemal’e atfedilen şu mühim soru hâlen güncelliğini koruyorsa eğer, felsefe adına doğru düzgün bir yol al(a)mamışız demektir: “Treni Osmanlı’ya getirelim, lâkin vagonlara kadın erkek karışık mı binecek?”  İşte bu soru ile başlayan ve bugüne kadar gelen bir yaralı algıyla tefekkürün, düşüncenin ve düşlerin yok hükmüne geçtiği bir coğrafyada, felsefeden korkarak ve kaçarak neredeyse bir asrı deviriyoruz. Bireyin hakları ve ifade özgürlüğü için çırpınacak yoğun ve fedakâr bir kitlenin meydana inmemesinin ardında da bu sebep yatıyor: İfade edecek neyimiz var? İçimizde birikip duran, beynimizi karıncalandıran, kanımızın hızla akmasına sebep olacak bir tefekküre en son ne zaman daldık? En son muzdarip mütefekkir hangi vakitte satırlarıyla bize ilham verdi?

İnsanın kendini keşfetmeye adadığı, felsefeyle hemhal olduğu o büyülü dakikalar, günümüz dünyasından el etek çekmeye başladıkça, Doğu’nun da Batı’nın da aynı sefalete düştüğünü ibretle izliyoruz. Teknolojinin baş döndürücülüğüne eş değer bir fikrî derinlik bulunamadıkça, bu hal devam etmeye mahkûmdur. Düşüncenin endişe verici bir biçimde iptal edildiği ve okuma eyleminin çokça edebiyat içi ve dışı kategorilerle kotarılan ‘çok okunanlar’ listelerine göre belirlenmeye başladığı bir zamanda, kıymetli Ş.Teoman Duralı ve İ.Kara’nın bir zamandan beridir sormuş oldukları ‘Türkçe bir felsefe dili olabilir mi?’ şeklindeki soruyu işte tamda bu yüzden önemli buluyoruz.

Bu sayımız, çok fazla saha araştırılması yapılmayan Felsefe Tarihi Çalışmaları alanında Ali Utku’nun “Felsefe Tarihçiliğimizin İnşası” üst başlıklı yazısı ile başlıyor. Mukadder Erkan Masalcı Lewis Carroll’ın maskesini düşürüyor, Abdullah Yavuz Altun Orhan Pamuk’un Sessiz Ev’indeki Selahattin Darvınoğlu karakteriyle tahlillerde bulunuyor. Ahmet Bozkurt Postkolonyal Söylem, Feminizm ve Özkimlik üzerine, Feridun Andaç Don DeLillo üzerine, Mehmet E. Şimşek Zygmunt Bauman’ın son kitabı Akışkan Aşk kitabı üzerine yazdı. Yunus Emre Tozal Emmanuel Lévinas ve Tolstoy’dan hareketle ölüm imgesini incelediği yazısıyla, H. Ömer Özden Estetik konulu incelemesiyle, Şahin Torun Hüsn-ü Aşk yazısıyla katkı sağladılar.

Bu sayımızın söyleşisini Murat Gülsoy ile yaptık, keyifle okuyacağınızı umuyoruz. İbrahim Tüzer’in Şerif Mardin’in “Türk Modernleşmesi” başlıklı yazısı, Enver Gülşen’in Karamazov Kardeşler ve Dostoyevski’nin Sinema uyarlamaları üzerine kaleme aldığı yazı dikkat çeken yazılardan. Yakup Öztürk Bir Hülya Adamının Romanı Ahmet Hamdi Tanpınar’ı, Cihan Aktaş Ali Şeriati’nin Sizi Rahatsız Etmeye Geldim kitabını, İsa Karaaslan Safiye Erol’un Leylak Mevsimi’ni, Mehmet Akif Ertaş Akkor Bilmeceler’i inceledi. Bünyamin Aydemir Bir Efes Masalı isimli tiyatro oyununu, Selçuk Küpçük Kapanmış Dergiler Antolojisi bölümünde Rûzigâr Dergisi’ni değerlendiriyor.

İyi okumalar efendim.

AYRAÇ

16 Nisan 2010, 17:24 tarihinde haber kategorisi altında yayınlandı. Bu yazıya yapılacak yorumlardan haberdar olmak için RSS 2.0 beslemesini kullanabilirsiniz. Yorum yapabilirsiniz, veya kendi sitenizden geri izleme yapabilirsiniz.


Yorum Yapın

İsim (*Gerekli)
E-Posta (*Gerekli)
Site
Yorumunuz

*