“Bir Avuç Toprak” Belgeselinin Yönetmeni Bingöl Elmas:
“Yiyeceğinizi içeceğinizi kendiniz üretebilmeniz, başkalarının ürettiklerine bağımlı olmadan yaşayabilmeniz çok kıymetli bir şey.”

Söyleşi: Yunus Emre Tozal

Bingöl Elmas SöyleşiBingöl Elmas. TRT Belgesel’de yayınlanan “Bir Avuç Toprak” isimli belgeselin yönetmeni. Büyük şehirlerdeki yaşamlarını geride bırakıp köylere yerleşmeye ve doğayla yeniden ilişki kurmaya başlayanların hikayelerini çekti 13 bölümde. Belgeselde büyük şehirlere mecburiyetlerini sorgulayıp, ‘başka türlü yaşamak da mümkün’ diyerek toprağa geri dönenler konu ediliyor. Kendi bilgi birikimlerini köylülerin tecrübeleriyle birleştirip gittikleri yerlerde eko yerleşkeler kuran, organik tarımla uğraşanlar, kendi tükettiklerini yine kendileri üretiyorlar.  Kendisi ile insanın şehir ile olan ilişkisini, kent bilincini, belgeselindeki hikayeleri ve kentten köye dönenlerin karşılaştıkları sorunları konuştuk.

Yunus Emre: Öncelikle teşekkür ederiz insanların arayışlarına ışık tuttuğunuz için. Kent içerisindeki sıkıntılardan herkes şikayetçi ama kimse de şikayetten ayrılamıyor çünkü ülkemizde bir kuşak değişimi yaşanıyor. Bizler de şehirlerde büyüdük, sürekli endüstriyel ortamlarda beslenme, büyüme, tüketim kavramlarını tanımlamış insanlarız. Ama köyü görmüş, orada yaşamış bir insan tekrar geri dönüp orada yaşayabilir.

Bingöl Elmas: Evet, onlar doğa ihtiyacının nereden kaynaklandığının farkındalar en azından.

Yunus Emre: Şimdi tatil köyleri var mesela. Modern insan tatil köylerinde tatili satın alıyor. Açık büfe, deniz ya da arazi. Ama orada yaşamak, beslenmek, yürümek çok daha farklı bir şey. Modern kentlerde bir anda olağanüstü bir durum olsa, enerji bağımlılığı olan çok katlı binalarda özellikle… Geçen gün 30. katta evine gittiğim arkadaşım ve eşi evde değilken elektrikler kesilmiş. Çocukları okula gitmek için 30 kat aşağıya merdivenle inmek zorunda kalmış, akşam da annesine babasına isyan etmiş. Hadi bu çocuk aşağıya inebildi diyelim, yaşlı yada hasta biri olsa nasıl inecekti aşağıya? Çoğu çok katlı yapıda bir sedyenin bile gireceği asansörler yok. Bu çok dehşet verici bir durum. Çocukların o yüzden bu tarz durumlarda ne yapacaklarını bilecekleri, hayata karşı daha aktif ve hareketli olmaları için izciliği önemsiyorum. Her çocuğun mutlaka izcilik eğitiminden geçmesi lazım. Tören izciliği değil de, kendi kendine kalabilme, tabiatta bulunabilme, sorun çözebilme becerilerini arttırmaya yönelik…

Bingöl Elmas: Evet, aslında yapılan çalışmalar var ama arttırılması lazım.

Yunus Emre: İsterseniz sorularımıza başlayalım. Ardından belgesele geçeceğiz. 19. Yüzyılın başlarıyla birlikte modern kentlerin ve pozitivist değerlerin ortasında yaşayan pek çok düşünür, sanatkar ve ilim adamı kendini dağlara, ormanlara, bozkıra atma ihtiyacını hissetmeye başladılar. Yaşadıkları sürecin ne kadar gayr-ı insani olduğunu dillendirerek, güneşin doğuşunu ve batışını apartmanlardan bir kere olsun yaşayamadıklarını, toprağın kokusunu unuttuklarını söyleyerek, hallerinden yakınmaya başladılar. Modern ve Pozitivist değerlere en ciddi eleştiriler bu insanlardan geldi. Kimisi bir ormanın derinliklerine, kimisi bir dağın başına, kimisi ise çorak toprakların kokusunu hissetmek için bozkırın en ücra köşelerine yerleştiler. Modern yaşamı ahmakça bir hayat olarak nitelediler. İnsan neyi kaybetti ki doğayla bütünleşmesi sürecini hızlandırmaya kalkıştı? Modern dünya, modern kentler insandan neleri alıp götürdü?
Bingöl Elmas
Bingöl Elmas:
 Çok bariz bir şekilde insanın toprakla, gökyüzüyle olan ilişkisini bitirdi. Göğe bakmıyorsunuz bile, mevsimleri hissetmiyorsunuz, mevsim geçişlerini kavrayamıyorsunuz. Bu beslenmek kadar temel bir ihtiyaçken, size bunun yerine konfor dediğimiz birtakım aslında zorlama yaşam modellerini koyulduğunda, bir yere kadar sürüyor. Belli bir noktadan sonra doğal olana geri dönüş, siz hiç farketmeseniz bile gerçekleşiyor. İnsanların stresli halleri, tahammülsüzleri, hastalıkları; insanın hasta olma hali etkiliyor tabi, insanın enerjisinin dağılması gerekirken dört duvar arasında yalıtımlarla, pimapenlerle dönüp duruyor. İnsanın gıdasına ve zamanına da müdahale ettiğinizde, fiziki olarak çöküyor. Doğal yapı bozulunca yeni bir dizayn ortaya çıkıyor. Kimisi bunu farkediyor ama bazen metrobüslere bakıyorum, insanlar kent cehennemine neden katlandıklarını sorgulamıyorlar sanki. Bize sürekli sunulan yaşamları taklit etmekten gerisini ayırt edemiyoruz. Baktığınızda savaştan çatışmadan eğitimsizlikten dolayı köyler boşalmış durumda, tarım ve hayvancılık dahi bitirilmiş. Bunlar basit sebepler değil, yıllarca insanların farketmeden dahil olduğu, sistemlerin de farkında olmadan Batı’yı taklit ettiği bir sürecin sonu. Samanı ihraç eder hale nasıl geldik biz? Bu korkunç bir şey. Hala bozulmamış köyleri görmek umutlandırıyor beni. Erzurum’da doğdum büyüdüm. Yaylamız vardı, hayvancılık yapılıyordu, parayla ilişkimiz çok sınırlıydı. Düşünün ki kendi kendinize yetebiliyorsunuz; yiyeceğinizi içeceğinizi kendiniz üretebilmeniz, başkalarının ürettiklerine bağımlı olmadan yaşayabilmeniz çok kıymetli bir şey. Ama modern dünyada kişi kendi üret(e)mediği için müthiş bir tüketime dönüştürülüyor.

“TOKİ Binaları orada kriz gibi. Urfa gibi bir yere siz camdan binalar yapıyorsunuz, sonra klimaları açacaklar bu korkunç bir şey. Kocaman binalar yapmışlar, binaların içinde inekler dolaşıyor. Yazık günah yani. Bu halkın ritmine uygun bir şey değil bu. Sen neden onun tek katlı evini satmaya mecbur bırakıyorsun, neden ona o modeli veriyorsun?”

Yunus Emre:  Aslında büyük bir korku da hakim. İnsanlar öylesine bağımlılar ki ekosisteme, tabiatın içinde kaldığında biranda elektrikler kesilse, gökyüzüne bakıp yıldızların varlığını farkediyorlar. İnsanlar bu şehirde yıldızların bile varlığından haber değil. O kadar yoğun yaşıyorlar ki, ayın parlaklığını, gece gündüz değişimini bile görmüyorlar.

Bingöl Elmas: Evet, doğal ortamda ormanın sessizliğinden korkuyorlar yani, kendilerini donanımsız hissediyorlar o derece. Mesela Buğday Derneği’nden arkadaşlar doğada yaşam okulu düzenliyorlar. Kentlilerin el becerilerini geliştirme, enerjiye bağımlı kalmadan bir ormanda yiyeceğini kendi kendisine yapabilme, yeşille toprakla olan ilişkinizi arttırmaya yönelik bahçecilik gibi eğitimler veriyorlar. Bana bunlar çok kıymetli geliyor, ihtiyaç çünkü.

Yunus Emre: Belgesele dönecek olursak, nasıl başladınız? Daha önce bu yaşamlar mı vardı siz dikkat ettiniz? Sizin daha önceden böyle bir çalışmanız var mıydı? Erzurum’dan kente geliyorsunuz ama ilgilisiniz de bu yaşam tarzına?

Bingöl Elmas: Kişisel olarak kent yaşamına itirazım var tabii, kimi insanlar İstanbul’a gelip konfeksiyon atölyelerinde çalışarak, şehirde yaşamadan, şehirle hiç ilişki kurmadan ucuz iş gücü olarak hayatlarını burada devam ettiriyorlar. Bu şehrin bu kadar çok insana ihtiyacı yok, insanların da bu şehre bu kadar ihtiyacı yok.

Yunus Emre: İnsanların gece gündüz mesailerle karın tokluğuna bu kadar çalışmasına da ihtiyacı yok. İşyerlerinde insan ilişkilerinin bozulması normal bir durum haline geliyor. İnsan emeği ucuzlayınca her şey ucuzluyor, emeğin değeri insanın kalitesini de ortaya çıkarıyor.

Bingöl Elmas: Örneğin Urfa’ya gittik. Orada da kerpiç evler komünü var. Memleketin her tarafında çok net bir şekilde inşaatçılığın geldiği noktayı orada da görebiliyorsunuz. TOKİ Binaları orada kriz gibi. Urfa gibi bir yere siz camdan binalar yapıyorsunuz, sonra klimaları açacaklar bu korkunç bir şey. Gidiyorsunuz, kocaman binalar yapmışlar, binaların içinde inekler dolaşıyor. Yazık günah yani. Bu halkın ritmine uygun bir şey değil bu. Sen neden onun tek katlı evini satmaya mecbur bırakıyorsun, neden ona o modeli veriyorsun?

Yunus Emre: Evet, o insanların ellerindeki değerleri hazineleri görmezden gelerek, çok ucuzca bankalarda kredilerle, borçlarla aldırıp kendilerine borçlu bırakıyorlar. Korkunç bir deformasyon söz konusu. Burada bir yetmezlik, doyumsuzluk hali de var.

Bingöl Elmas: Evet insan bir anda değerlerine karşı yabancılaşıyor. Mana arayışı para arayışına dönüşünce o insanın psikolojisi, günü değerlendirme biçimi korkunç bir arızaya uğramış oluyor aslında.

“Modern dünyada kişi kendi üret(e)mediği için müthiş bir tüketime dönüştürülüyor.”

Yunus Emre: O zaman bugünkü eğitim sistemini de biraz konuşalım. Yaygın eğitim dediğimiz dayatmacı bir eğitim sistemi hakim. 25 yaşına geldiği halde herhangi bir konuda iş yapmaya tecrübesi olmayan bir nesil yetişiyor. Üreten değil, masa başında iş arayan gençler yetiştiriyoruz. İnsanın toprakla ilişkisi doğru kurgulandığı zaman bu kadar yaygın bir eğitime ihtiyaç var mı gerçekten?

Bingöl Elmas: Eğitim de çok sıkıntılı bir mesele ülkemizde. Ne tarih, ne coğrafya ne genel kültür, sadece ezberlemeci bir zihniyet hakim. Muhakeme gücünü yitirmiş, analitik düşünemeyen ve keşfetmeye dair merakını yitirmiş nesiller yetişiyor. Bizde eğitim iş kapısı olarak görülüyor.

Yunus Emre: Devlet kapısı gibi algılanıyor, “Oğlum oku da devlete kapağı at” mantığı var. Tabii burada emeklilik kavramını da konuşmamız gerekiyor. Sosyal güvence açmazını açmamız gerekiyor. Siz nasıl bakıyorsunuz?

Bingöl Elmas: Sosyal devlet olamamanın sorunlarını her zaman yaşıyoruz. İnsanlar güvencesizler, mezun olduktan sonra ne yapacaklarını bilemiyorlar. İşsizlik sorunu, istihdam gibi korkular bizde bir ömür boyu sürüyor maalesef, birde üstüne KPSS’lerle bu süreci uzattılar. Artık sadece okuyan bir grup oluştu. Sadece okuyan bir grup… Sürekli eğitim diye bir şey var artık.

Yunus Emre: Belgesele dönecek olursak, tüm bu sıkıntıları yaşayan insanlar, belirli bir kent deneyiminden sonra kaybettiği toprağa, yoğunlaşmış zamandan kaybettiği esnek zamana bir dönüş isteği oluşuyor. Bu insanlar nasıl bir araya geliyor, nasıl gerçekleştiriyor?

Bingöl Elmas: Çok çok farklı gruplar var, çift olarak da var, gençler de var. Sağlıklı gıda ihtiyacı için gidenler de var, toprakla olan ilişkisini yeniden canlandırmak için de. “Kentle olan ihtiyacımı ben belirleyeyim, sürekli kentte yaşamayayım” düşüncesi hakim. Hiçbir şeye katlanmak zorunda değilim diyorlar. mesela ODTÜ’lü hocalar Güneşköy diye bir yerde bir arazi alıp ekip biçiyorlar. Etraftaki çiftçiyle organik tarım üretiyorlar ama daha bir deneme aşamasındalar. İzmir’de Marmariç grubu bu anlamda en eski grup. Yaklaşık 10 yıl Kuzguncuk’ta yaşamışlar ve Perma Kültür diye de bir kurs veriyorlar. Perma Kültür dediğimiz mekan tasarımını doğa tasarımını hepsini içeren, su havzasından tutun da toprak kaybını önleyen, gübreyi mesela doğal yolla elde etmeye çalışan bir tarım ve ekonomi tasarım modeli. Bununla alakalı kurslar veriyorlar. Kurslara gelenler tarımla ilişki kurmak isteyen, doğala dönmek isteyen insanlar.

Yunus Emre: Katılanlar genelde çift mi, yoksa gençler de ağırlıkta mı? Mesela çocuklarını nasıl eğitiyorlar, orada büyüyen çocuğun şehirle olan ilişkisini nasıl kuruyorlar?

Bingöl Elmas: Her yaştan insan var gerçekten, en temel dürtü çocukları olmaya başlayınca oluyor. Gıda krizi hepsinin düşünmesine vesile oluyor ve çocuklarının daha sağlıklı beslenmesi için bu hayatlarla tanışmaya başlıyorlar.

“Bu şehrin bu kadar çok insana ihtiyacı yok, insanların da bu şehre bu kadar ihtiyacı yok”

Yunus Emre: Diğer bir aşamada, çocuklar biraz büyümeye başlayınca eğitim açısından ne yapıyorlar? Çocuklarını köyün okuluna mı gönderiyorlar, sonuçta yaygın bir eğitim anlayışı hakim. Türkiye’de bu aşamada aile okulunun geliştirilmesi, yeni modellerle desteklenmesi lazım.

Bingöl Elmas: Dedetepe’deki çift ilk başta köydeki çocuklarla birlikte Montessori eğitim modelini uygulamışlar ama köydeki çocuklar okula gitmek zorunda kalınca o eğitime ara verdiler. Sonra Girit’e gidip gelmeye başladılar, şimdi köy okuluna verdiklerini duydum.

Yunus Emre: Doğrusu da bu aslında. Montessori eğitim modeli dünyada yaygın ama ülkemizde henüz yaygınlaşmadı. Montessori eğitim modelinin kültür ve medeniyetle olan ilişkisi tartışılıyor halen, o yüzden de mesela Adem Güneş’in Anadolu Pedagojisi metodu daha çok uygun gibi gözüküyor.

Bu çalışmalarda köylünün bilgeliği ve kültürü, köye dönen kentlinin de bilim ve tekniğiyle harmanlanınca aslında daha sağlıklı yeni bir sistem de üretilebilir. Daha küçük kentler inşa edilebilir bu yöntemle, olabildiğince kendi kendisine yeten, elektriğiyle ve enerjisiyle israf etmeyen sürdürülebilir bir yavaş kent modeli tasarlanabilir. Burada mülkiyet kavramını ele almak gerekiyor. Amerika’da kendi geleneksel yapılarını koruyup tarımla uğraşan birçok grup var mesela, büyük aile metodunu benimsiyorlar. Burada temel sorun, mülkiyet ve toprağın bölünmesi. Farklı tarım modellerine uygun olarak bir ailenin geçinmesi için kaç m2 bir alan gerekiyor? Bunları bütünsel bir fotoğrafta ele almak gerekiyor.

Bingöl Elmas: Tarımla olan kısmın masa başında değil de, oradaki ihtiyaçların ne olduğunu kavrayarak ele alınması gerekiyor. Çiftçi desteklenmiyor bu noktada. Bütün düşünmek gerekiyor. Eğitimden ayrı düşünemezsiniz, köy okullarını kapattığınız zaman sorun çıkıyor. İnsanlar çocukları için kente gidiyor. Çekim yaptığımız yerlerde insanlar “Köylüyü çocukların okul süreci geldiğinde tutamıyoruz” diyorlar.

Yunus Emre: Okulu geçin dershane başlıyor bu sefer. Böylesine bir süreç aileyi taşınmada zorluyor tabii. Senelerce o topraklarda yaşayan insanlar, topraklarını kaybediyorlar.

Bingöl Elmas: Sonra çok cahilce tarım uygulamaları var. Deli gibi sulama yapılarak tek tip ekin yetiştiriliyor. Parma Kültürü destekleyen insanlar, ısrarla “Yeraltı sularını doğru kullanabilirsek,  su hasadını doğru yapabilirsel sulamaya dahi gerek kalmıyor. Birbirine yararlı bitkileri yan yana dikerseniz siz, toprakla meşguliyet azalıp verimlilik artıyor.” diyor. Mesela Siirt’ten gelen Şükrü var, hem geçmiş tecrübelerini hem öğrendiklerini uygulayarak tarıma dayalı müthiş deneyler yapıyor, herkes merakla izliyor. Köylüyle en çok içli olan grup da Şükrü’nün içinde bulunduğu Bayramiç’teki ekip. Salça üretiyor, sarı buğday üretip ekmek yapıyor, işleyen bir sistem kurmuş ama onların da derdi helikopterle genel bir ilaçlama yapılması. Korkunç bir şey bu. Hemen diplerinde madenler aranıyor, patlamalar yapılıyor, bir başka grup Antalya’ya gittiğinde yanlarına HES yapıldı. Güneşköy ekibinde ODTÜ’lü hocaların üzerinden viyadük geçti. Kalkınma adı altında yakıp yıkan bir zihniyet var. Şehircilik Bakanının “Mahalle dönemi bitmiştir, site başlamıştır” demesi de feci bir şey.

Yunus Emre: O kadar ilginç bir şey ki, siteyi neden o kadar kutsuyorsun yani? Siteciliğin bu kadar yaygınlaştığı bir başka ülke göre yok. Sovyet sisteminden kalma, herkesi tek tipleştirme düzeni bu, halkın bu anlamda önünü açsalar, halk farklı yaşam modelleri geliştirebilir. Sen o imkanı alıp “Senin için doğru budur” diyerek halkı kendi amaç ve hedeflerinle dönüştürüyorsun. İnsan yaşamı ve evini kurması endüstriyel bir ilişki değildi aslında, doğal bir ilişkiydi, biz bu ilişkiyi endüstriyel bir ilişkiye çevirerek hem daha pahalı hem de meşakkatli bir sürece çevirdik.
Sitelerle örülü bir alan şehre nasıl dönüşecek? Mesela Saraybosna’da Başçarşı var. Tüm yollar Başçarşıya, Sebil’e çıkıyor, şehir böyle kurgulanmış. Sitelerle örülü şehirlerde mahalle sokak çarşı pazar gibi kavramlar da yok oluyor.

Bingöl Elmas: Evet, reklamlarda merkez olarak insanın kendisi gösteriliyor. “Ene” duygusu hakim. “Kent Çıkmazı” adlı projemle birlikte bende kendimi bu hikayelerde buldum. Gecekonduların ortasına yapılmış bir rezidansta yaşayan biriyle görüştüğümde, içeri girdiğinizde mahalle ortamından otel lobisine geçmiş gibi oluyorsunuz. Orada yaşayan kız diyor ki, “Bizi o kadar ayrı düşürdüler ki, oranın benim mal varlığıma düşmanlığı var.” diyor. Korkuyor, komşu ihtiyacını lobiden karşılıyor, kendine benzeyen insanlardan oluşan bir lobi sistemi, aslında bu bir Osmanlı’daki avlu sistemidir. Bir avlu ihtiyacını yeniden üretiyor.

Yunus Emre: Kaybettiğimiz toprağa dönecek olursak, “Bir Avuç Toprak” benzeri uygulamalar dünyada da var mı?

Bingöl Elmas: Evet, çok kalabalık eko köylerden bahsediyorlar. Avrupa ülkelerinde daha çok, Hindistan’da mesela Avbil diye koca bir şehir kurulmuş. Tapınak etrafında inşa edilmiş, gönüllülük esasına dayandığı, insanların orada kaldığı beslendiği bir düzen. Bizim bu noktada varolan köyleri koruyarak başlama fırsatımız var. Hepsi şunu söylüyor: “Biz işin daha çok başındayız.  Bunun sürdürülebilir olması için destek görmesi gerekiyor, sadece orta sınıfın gerçekleştirdiği bir hayalden ziyade toplumun her kesiminden insanın katılabilmesi gerekiyor.”

Yunus Emre: Peki bu gruplar gittikleri yerlerde arazi satın alarak mı yapıyorlar?

Bingöl Elmas: Hepsi değil, köylülerden kiralayanlar da var. Marmariç ekibi 40 yıl kiralamışlar. Antalya’da bir çift parayı hiç kullanmamaya çalışıyor ki en ilginci onlar. O çifti filme koymadım, onu ayrıca yapmayı düşünüyorum. “Bir lokma bir hırka” yaşıyoruz biz diyorlar. Durmuş amca ile eşi var, Durmuş amca bizim Tuğba’ya “Çamaşır makinesini kullanmayı öğret” diyor, Tuğba da “Sen de bize tokmakla çamaşır yıkamasını öğret” diyor. O Buzdolabını nasıl çalıştıracağını öğretmesini istiyor, Tuğba ise yerin altındaki bir yerde saklamayı nasıl becereceğini öğretmesini istiyor. Karşılıklı bir ilişki hali var. Birisi daha modern ekipmanları kullanmayı öğrenirken diğeri de geleneksel olanı öğreniyor. Bu noktada köylünün kente gidiş adabı ile kentlinin köye dönüş halinde adapsızlığın da olmaması gerekiyor tabii.

” Samanı ihraç eder hale nasıl geldik biz? Bu korkunç bir şey. Hala bozulmamış köyleri görmek umutlandırıyor beni.”

Yunus Emre: Şimdi o da var. Arkadaşlar gitmişler mesela, orada köylünün kendisine ait bir giyinme tarzı var. edebi var, kültürü ve hassasiyetleri var. Ama arkadaşlar orada uygun olmayan kıyafetlerle dolaşması uygun değil, oradaki dinginliği korumak lazım.

Bingöl Elmas Ama yalıtık bir arazi var orada.

Yunus Emre:: Yalıtık da olsa, toplumsal geçişlerde makul olanı yakalamak lazım. “Ben böyleyim beni böyle kabul et” mantığı sağlıklı çalışmıyor. Ev sahibine hürmet önemli.

Bingöl Elmas O örnek köye gitmek değil ama, doğaya gitme mevzusu vardı verdiğiniz örnekte. Diğerlerinde böyle bir sorun yok. En uç örnek 1. bölümde var.

Yunus Emre: Evet, burada ilişkiler sağlıklı kurulursa, model de geliştirilebilir. Türkiye açısından yeni umutlar olur, köye dönüşü de hızlandırır. Emekli olanlar özellikle köye çekilebilir. Çünkü tatil yapmayı amaçlayan emeklilerde çevresine de sıkıntı ve stres yaşatabiliyor. Yetmiyor çünkü. Öyle bir dünya kurgulanmış ki, ne kadar kazanırsan o kadar harcayacaksın. Daha çok kazanması yetmiyor insana.

Bingöl Elmas Evet, araç amaç sekmesi diyoruz. Araçken amaç haline gelen her şeyin dengesi altüst oluyor. Antalya’daki çift sadeleşmeleri gerektiğini, parayla doğru bir ilişki kurmaları gerektiğini anlatıyorlardı. Burada gerçekten insanların durup düşünmesi gerekiyor. Ziraat Fakültelerinde verilen eğitimlerin sorgulanması gerekiyor.

Yunus Emre: Bu konu çok mühim. Bu kadar çok Ziraat ve Orman mühendisinin olduğu bir ülkede hem ormancılığımız istenilen seviyede değil, hem tarımımız veya hayvancılığımız da istenilen seviyede değil. Tarımda belki biraz daha norma ama hayvancılıkta çok pahalı bir ülkeyiz, et fiyatları pahalı. Tarıma verilen teşvikleri yeniden ele almak gerekiyor. “Bize köstek olmasın da destek olsun” modunda verilmemeli.

Bingöl Elmas: Aslında ekoloji gözetilerek desteklerin verilmesi lazım. Güneydoğu’da her yer mısır üretiyor mesela, gıda biyoyakıta dönüştü. Biyoyakıt toprağın canını okuyor, tek tip üretim, tek tip gıda demek, sonra tohumda yapılanlar zaten ortada…
Yunus Emre: Bunu çok masum gösteriyorlar bir de, güya çevreci yakıtmış gibi…

Bingöl Elmas: Burada hem insanı hem doğayı unutmamak gerekiyor. Neticede bir bütün yani. İnsan hakkını gözetmek gerekiyor.

Yunus Emre: Üretim noktasında da hatalar var. Çok yemek yeniyor, ve çoğu israf ediliyor.  Bir birim yetmesine rağmen belki üç birim üretiyoruz. Bunun bir birimini fazladan yiyoruz bir birimini de atıyoruz. O bir birimi sağlıklı tüketebilsek sıkıntı olmayacak yani.

Bingöl Elmas: Yurtdışında bazı sanatçılar çöpten atık topluyorlar konuya dikkat çekmek için.

Yunus Emre: Sadece yemekler de değil, diğer tüketim eşyalarında da aynı durum söz konusu. Dünya afetinin temelinde aşırı tüketim yatıyor. Kaynaklar israf ediliyor, çevrenin düzeni bozuluyor. Bunun sonucunda her türlü ilişkide sıkıntılar yaşanıyor. Bunu belki bir devlet modeli olarak da sorgulamak gerekiyor. Dünyaya karşı bir savaş ilan etmiyoruz ama daha az miktarla yetinebiliyoruz demek gerekiyor. Toplumun mutluluğunu ve huzurunu düşünen yeni bir ekosistem geliştirmek gerekiyor.
Burada noktalayabiliriz. Geldiğiniz için teşekkür ederiz.Çalışmalarınızda başarılar diliyoruz.

Bingöl Elmas: Ben de Mimar ve Mühendisler Grubu’na çok teşekkür ediyorum ilgi gösterdiğiniz için.

Not: Bu söyleşi, Mimar ve Mühendis Dergisi’nin 69. sayısında yayınlanmıştır.

14 Nisan 2013, 11:34 tarihinde söyleşi kategorisi altında yayınlandı. Bu yazıya yapılacak yorumlardan haberdar olmak için RSS 2.0 beslemesini kullanabilirsiniz. Yorum yapabilirsiniz, veya kendi sitenizden geri izleme yapabilirsiniz.


Yorum Yapın

İsim (*Gerekli)
E-Posta (*Gerekli)
Site
Yorumunuz

*