
– Milletin menfaatleri mevzubahis olduğunda, gerisi teferruattır!
– Cinayet bile olsa, öyle mi?
“Türkiye Türklerindir”di Hürriyet Gazetesi’nce ve biz çocuktuk, aklımız ermiyordu o zamanlar. İnsanlara dil, din, ırk, mezhep… ayrımcılıkları yaparak insanları bölen bir zihniyetin kurbanı olduk. Ermenilere küfretmeyi, Kürtlere “kro” demeyi, Rumları insan yerine koymamayı, Müslümanları “cahil, yobaz” olarak görmek öğütleniyordu/dayatılıyordu. Kitaplarda belki geçmiyordu bu kadarı ama halk arasında böyleydi, medya da böyleydi.
Bu ülkede yıllardır Ermenilere, Kürtlere, Alevilere, Rumlara, Müslümanlara… dayatılan zulmün hesabını kim ödeyecek? Yıllardır ötekileştirilmeye çalışılan, itilmeye kakılmaya çabalanan, bir “insan” olmaktan öte başka bir varlıkmış gibi bakılan, düşüncesine, inancına saygı gösterilmeyen, anlaşılmayan, anlaşılmak istenmeyen bu insanların uğradıkları haksızlıklara ne demeli? Hrant Dink Ermeniler için kırılma noktasıydı. Çünkü bedel ödenmiş, Hrant Dink gibi barış güvercini güzel bir insan öldürülmüştü. İllaki böyle bir bedel ödenmek zorunda mı bırakılmıştık?
Güz Sancısı, Rumlara yapılan yakın tarihimizden bir kesit 6-7 Eylül 1955 olayları. Filmin başrollerini Murat Yıldırım, Beren Saat, Okan Yalabık, Belçim Bilgin Erdoğan, İlker Aksum, Hüseyin Avni Danyal, Umut Kurt, Avni Yalçın, Tuncel Kurtiz ve Zeliha Berksoy paylaşıyor. Senaryosunu Etyen Mahçupyan ve Nilgün Öneş’in yazdığı film, Yılmaz Karakoyunlu’nun aynı adlı eserinden senaryolaştırıldı. Bu eser, 1992 yılında Türkiye Yazarlar Derneği Roman Ödülü’nün de sahibidir.
Filmi seyrederken İhsan Eliaçık’ın Adalet devletine ihtiyacımızın olduğunu izah ettiği Adalet Devleti kitabı aklıma geldi. “Yeryüzüne uygarlıklar yaratan insanoğlunun kökeni nedir? Bu dünyaya nereden gelmiştir? İlk nerede görünmüştür? Niçin ve nasıl yeryüzüne dağılmıştır? Irklar ve milletler nasıl oluşmuştur?” gibi soruların izahını yapan İhsan Eliaçık, bu soruları aşmak için yeni bir anlayış nasıl inşa edilebilir, bu inşanın temel parametreleri neler olmalıdır? Gibi sorulara adalet devletinin izahını yapıyordu kitapta.
Filmin konusuna kısaca gelecek olursak, Elena babaannesi tarafından üst düzey devlet adamlarına ve bürokratlara pazarlanan bir fahişedir. Babasının tek oğlu olan Behçet, İstanbul üniversitesi hukuk fakültesinde asistanlık yapmakta ve babasının etkisiyle aşırı milliyetçi düşüncelere kaymaktadır. Behçet’in bu milliyetçi duygularını etkileyen, kendisini farklı âlemlere götüren tek şey karşısındaki evde oturan Elena’dır. Elena babaannesinden nefret etmesine rağmen gayrimüslim olmanın verdiği etkiyle, nefret ettiği babaannesiyle tek bir konuda yakınlaşır. Filmde bir yandan Behçet ve Elena’nın aşkı anlatılırken, diğer yandan da siyasilerin kendi çıkarları uğruna çevirdikleri entrikalar, menfaatler üzerine kurulan politikayla siyasetin arka perdesi aralanıyor. Filmin sonlarına doğru muhalif kesimin başlattığı, Rumlara dayatılan zulmün halkın galeyana gelmesiyle önünde durulamayan yağma olayları.
Behçet’in muhafazakâr, sakin, ağırbaşlı, içe dönük aynı zamanda da hakkaniyete ve ahlaka önem veren bir yapısı var. Bu durum onun çoğu zaman siyaset dünyasındaki gelişmelerden rahatsız olmasına neden olmaktadır, çünkü siyaset dünyasındaki kirli işlere, menfaat çatışmalarına şahit olmaktadır. Fakat temelde kendi milliyetçi bakışını doğru, adil ve gerçekçi bulur. Türk milletinin batılılar tarafından abluka altına alınmış olduğunu, bu durumun da Kıbrıs’ta açıkça ortaya çıktığını düşünmektedir. Aslında bireysel hayatında da abluka altında olduğu hissini çok güçlü olarak yaşayan Behçet, bütün bunların yanı sıra karşı komşusu Rum Elena’ya âşık olmuştur. Beyoğlu’na ağır ağır inmeye başlayan bu gergin siyasi atmosferin karanlığı altında iki genç arasındaki karşı konulmaz aşk, kendini savunmaya çalışmaktadır. Behçet, militan bir kalemin günbegün koyulaşan renklerle çizdiği bir politik çizgide yürürken; 6 Eylül 1955 sabahına doğru attığı her adım, Elena’ya kavuşmasını zorlaştırır. Çünkü Rumlara baskı artmaktadır, halk Rumlardan nefret etmeye başlamıştır. Türk siyasi hayatının ağır yükünü sırtlarında taşımak zorunda kalan bu iki sevgili, aşkın topraklarında “aynı”, yaşadıkları ülkenin topraklarında “farklı” taraflardadır. Farklılardır, çünkü 6-7 olayları ile patlak verecek çatışmalarla birlikte ayrılacaklar, kavuşamayacaklardır.
Filmde müzikleri bu kadar düzgün yerlerde kullanıp filme müthiş bir akıcılık getirmeyi başarmış Tomris Giritlioğlu. Karakterler oyuncuların üzerine oturmuş ki, oyuncu seçimindeki eleştirileri boşa çıkarmış.
Ama…
1955 olayları hakkında bilgi sahibi olanlar için çok fazla detay vermeyen film, yakın tarihi bilmeyenlere aşk hikâyesi ile en azından ufak bir ışık yakıyor. Bu ışığı seyircinin yüreğinde yakarken, aşk anlayışına beden hazlarını da ekleyerek cinsel sahneler de içeriyor. Burada şu soruyu sormak istiyorum: “Bir mazluma/mazlum halka/ yapılan zulmü beyaz perdeye aktarırken, seyirciyi cinsel olarak da etkilemeli midir? Ya da bu sorunun türevini, integralini alıp farklı farklı sorular da sorabiliriz. Bir filmde elbette aşk hikâyesi varsa dikkatleri çeker, verilmek istenen mesaj çok daha iyi anlatılabilir, hele de sonunda hicran, ölüm, özlem gibi konular da işlenirse mesaj iyi verilebilir. Lakin ben rahatsız oldum. Gerek var mıydı bu kadarına diye de düşündüm ve bence hiç gerek yoktu aşk hikâyesinin içerisine cinsel bir sahne yerleştirmeye…
Beklentim daha fazla vahşet görmek değildi. Yağmalama, Rumlara yapılan zulüm, kışkırtmalar falan da değildi ama o zamanın olaylarından bihaber olan insanların gözlerine bir nebze daha bu tarz sahnelerin konusunun işlendiğini gösterilmesini isterdim. Aşk fazla öne çıkmış sanki… Elbette aşk güzel bir konu; seyirciyi ağlatan, yakalayan, filmin içine çeken, mesaj veren; mesajı verirken hissettiren bir konu… Ama 6-7 eylül olayları diye başlayıp aşka geçiyorsa, ve aşktan da öteye bir şey veremiyorsa, sadece son sahnede ana konuya tekrar dönüş yapıyorsa, vermek istenen mesajın ne olduğu hakkında şüphe duyuyorum.
