21
Eyl

KAVGAN OLURSA GİRERİM

   Yazan: Yunus Emre Tozal   Kategori tahlil

Dünyaya gelmek bir saldırıya uğramaktır. Doğan bebek havanın ciğerlerine olan saldırısının verdiği acıyla haykırır. Soğuk saldırır bize, sıcak saldırır. Açlığın, hastalığın, korkunun saldırılarını savuşturma yoluyla yaşarız, hayatta kalırız. Yaşıyor olmak, savaşıyor olmaktan başka bir şey değildir. Bir gün son nefesimizi verdiğimizde bize yapılan ilk saldırıyı tamamen püskürtmüş oluruz. Savaş bitmiştir.
İsmet Özel – Waldo Sen Neden Burada Değilsin

Yıl 2009. İsmet Özel’in 1977-2003 yılları arasında yazdığı köşe yazılarının “Şairin Devriye Nöbeti” başlığı altında 12 cilt olarak kitaplaştıracak Şule Yayınları’nın tanıtım toplantısındayım. Şairin 1977 yılında kaleme aldığı yazıların derlenmesinden oluşturulan Tok Kurda Puslu Hava adını taşıyan ilk cildi üzerine düzenlenen toplantıda İsmet Özel’i ilk kez dinliyorum. Kitabı yayına hazırlayan Ercan Yıldırım tarafından yapılan takdim konuşmasından sonra “Türkiye’nin yaşayan en büyük düşünürü” olarak kürsüye davet edilen İsmet Özel, kendisine yönelik alkışlardan yola çıkarak sözlerine başladı: “Bir zaman müşrikler el çırparak ibadet ettikleri için biz toplantılarda insanların alkışlanmasının bidat olduğunu düşünürdük. Ama o halleri artık aştık.”

İyi hatırlıyorum, İsmet Özel o gün Türkiye’nin yıllardır özüne aykırı politikalarla ahlâki değerlerden uzaklaştırıldığına dair çok sert eleştiriler yapmış, ülkenin dış güçlerce yönlendirilmiş politikalarla idare edildiğini savunmuş, bu politikaların ülke insanlarını kültürsüzleştirmek ve İslâmiyet’ten soğutmak amacını taşıdığını belirtmişti. Ardından yazılarının toplanacağı “Şairin Devriye Nöbeti” başlığına değinerek, “Devriye nöbetim devam ediyor, ben hâlâ o ilk bulunduğum yerdeyim” diyerek sanki kavga etmeye hazırmışçasına kendisini eleştirenlere göndermeler yapmıştı. Toplantıda özellikle Müslümanların geçirdikleri değişim ve dönüşümlerde “cihat”, “dayanışma” ve “cemaat şuuru” gibi kavramları kullanarak siyaset ve politikayla uyutulduğunu söyleyen İsmet Özel, konuşmasını şöyle bitirmişti: “Ben cennetin kılıçların altında olduğuna inananlardanım.”

Program çıkışı İsmet Özel’in yanına gidip babamın 1977’de Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde okurken, İsmet Özel’in yazdığı günler gazeteyi iki adet aldığını, birini okuyup arkadaşlarına okutturduğunu, diğerini ise yazının bulunduğu sayfayı kırıştırmadan keserek biriktirdiğini, biriken yazıları dönem dönem ayırıp ciltleyerek arşivlediğini anlatıp gazete ciltlerinden yanımda getirdiklerimi imzalatmak istediğimi söyledim. Önce bir duraksadı, şaşırdı, sonra elbette deyip ciltleri inceleyerek imzalamaya başladı. Üçüncü cildi de imzaladıktan sonra “Baban kavgamıza girenlerdenmiş, kendisini kucaklıyorum” demişti.

Çocukluğumda babamın bizimle yaptığı kitap sohbetlerinde İsmet Özel’in ezberbozan görüşlerini dinler, etrafımızda olup bitenlerle karşılaştırır, neyi kaybettiğimiz ve daha da önemlisi neyi kaybetmeye devam ettiğimiz üzerine konuşurduk.  Bu sohbetlerden birinde İsmet Özel’in Vel Asr kitabından bir yazı okumuştu babam. Yazının başlığı “İyi Şeyleri Kabul Etme, Kötü Şeyleri Reddet” idi. Yazının hemen girişinde İsmet Özel, düşünmenin öneminden vurgu yapıp, yazdıklarının herkesin söylediğine benzer laflar olmadığını, herkesin bize çocukluğumuzda “yemek buldun mu ye, dayak buldun mu kaç” diyerek öğüt verdiğini ama kendisinin artık bize çocuk olmadığını hatırlattığını söylüyordu. Yemek bulunca hemen yemeğin başına çökmeden önce düşünmemiz gerektiğini, o yemeğin bize neye mâl olacağını düşünmenin akıllı bir yetişkinin ilk işi olduğunu, aynı şekilde karşımızdakinden kötek bulunca da mutlaka kaçmak gerekmeyebileceğini, hatta direnip dövüşmenin daha çok işimize yarayabileceğinizi anlatıyordu. İsmet Özel’e göre belli ki yanından dayakla uzaklaştırmak isteyen her kimse bizim yararlanabileceğimiz bir şeyi bizden sakınıyor. O halde? Elbette dövüşmeli, direnmeli değil mi? Yıllar sonra Arka Kapak’ın İsmet Özel dosyasını hazırlarken aklıma Vel Asr kitabındaki bu yazının girişindeki tavrın, hayatımızı nasıl da etkilediğini hatırlayarak yazıma başlamak istedim. Babam, bize kendi gençliğinde Ankara İlahiyat Fakültesi’nde sağcı solcu kavgalarını anlatırken İsmet Özel’den tam da Vel Asr kitabındaki bu yazısından hareketle nasıl da etkilendiğini düşünürdüm. Ulus’ta gece yarıları “Kahrolsun” yazarak kaçan faşistleri kovalarken de üniversitede yapılan dövüşlerde de bir duruşun ve tavrın hakkını ifâ edebilmenin kaygısını yaşıyorlardı. Büyük kalın sözlüklerin içinin bir silahın girileceği kadar oyulduğu ve içinde silah taşınarak çantada en önde her an çıkarılıp kullanabilecekmiş gibi taşındığı günlerdi.

İsmet Özel, o yıllardan günümüze şiirleriyle, yazılarıyla, konuşmalarıyla, röportajlardaki cevaplarıyla bir tavrın, bir duruşun sahibiydi. Kendi gerçeğinin de, Türkiye gerçeğinin de farkındaydı ve bu farkındalık için hayatını ortaya koymaktan çekinmedi. Ormanını hiçbir zaman kaybetmedi. Yabanıl çıkışlarını çevresine bakmadan devam ettirdi. Ehlileşmenin, köpekleşmek olacağını asla aklından çıkarmadı. Saf bir medeniyet övgüsü yaparak nostaljiye sığınmadı. Gerçeklerin üzerine üzerine gitti. Gerçeklerle karşılaşmaktan çekinmedi. Zaman zaman dünyaya bakışını değiştirse de kendisi değiştirmedi. Yıllar sonra neşredilen Tok Kurda Puslu Hava kitabının önsözünde Türkiye’yi bekleyerek kendini beklediğini; Türkiye’yi beklerken aynı zamanda, bu arada kendini beklemediğini; beklediği şeyin sadece ve sadece kendi olduğunu belirtmişti: “Türkiye: Burası, fırdolayı devriye gezdiğim nöbet yerim. Türkiye’nin niçin Türkiye olduğuna dair fikrim sağlam, nöbetçiliği emre itaat sebebiyle yapmadığım için de gönlüm ferah olmalı. Nereyi, niçin beklediğimi bilmeliyim. 1923’ten 1950’ye kadar Türkiye dünya şartlarının icap ettirdiği bir rejimin sultası altındaydı. İhdas edilişi üzerinden yirmi bir sene geçtikten sonra dünyaya geldim. Ben, kendine mahsus manasıyla, Türkiye’nin bekçisiyim; sıkıntıların hepsini millete, tatlı hayatın hepsini muhafızlarına havale eden rejimin değil.”

İsmet Özel ilk yazdığı yazılardan son yazısına kadar Türkiye’de büyük çoğunluğu oluşturan Müslüman kesimin bağımsız bir düşünce etkinliği sergilemediğinden dolayı dünya zemininde “kendisi” gibi hareket etmesini sağlayabilecek bir varlık ve duruş ortaya koyamadığını savunmuştur. Edebiyatın ülkenin siyasi çalkantılarının iniş çıkışlarına sıkı sıkıya bağlı olmasından ve ülkedeki siyasi değişmelerin tepeden inme şekli ile kabul edilmesinden de şikâyetçidir. Bu yüzden Özel, şiiri kendine temel uğraş olarak seçerken siyasi ve toplumsal her tur konuyu şiirinin dışında tutmuştur. 31 Aralık 2005 akşamı Cemal Reşit Rey Salonu’nda yaptığı şiir dinletisi programında, Of Not Being A Jew isimli kitabının ölmeden önce yayınladığı son kitabı olduğunu söylemiş, ardından “Türkiye’de şiirin neye ilişkin olduğunu anlayabilirsek o zaman Türkiye’nin akıbetiyle ilgili daha sağlıklı sonuçlara ulaşabiliriz. Birçoklarının sandığı gibi şiir Türkiye’de cafcaflı laflar, güzel ifadeler meselesi değil” demişti. Yazmak, İsmet Özel’e göre dünyayla, yaşadığı hayatla yüzyüze gelmenin şiddetli bir biçimiydi. Zihninde açtığı yolda ilerlemekten hiç geri durmadı, bu yüzden de hakikate yönelmenin biçimini kişinin kendi iç dünya yolculuğunda edindiği tecrübe olarak gördü. Aklın ve duygunun bütün gücünü seferber etme halinde bile hakikate yönelmek için şartların tamamlanmadığına dikkatleri çekerek, zihnin inayetle ancak hakikate yönelebileceğini her fırsatta belirtti. Bu söylemini en çok da Vel Asr kitabındaki yazılarında görebiliriz. Özel, kitaptaki yazılarının hemen hepsinde özellikle yazıların sonunu bir anlama ve kavrama dileğiyle noktalayarak okuru kendi kendine bir yönlendirmeye davet ediyor. Karşısındaki okuru bir arayış içerisindeymişçesine “kalkık vaziyette durmayı” bırakmamayı tavsiye ediyor. Yazıyı Vel Asr kitabında “Neyin Kaybolduysa Kendin Ara” yazısında altını çizdiğim şu cümlelerle bitirmek istiyorum: “Bizim geçirdiğimiz deneyler şunu gösterdi ki insan hakikati ararken bir gücü, bir yargılama gücünü kendinde hıfzettiği zannına kapılmamalı. Herkes kendi kaybettiğini kendi arasın. Bu arayışta diğerleri sadece arayanın neyi kaybettiğini hatırlatabilirler. Bunu nimet bilmeli. Senin noksanını tasvir edenler, senden bir şey gasbetmiş olmaz. Neyi kaybettiysen onu sen kendin ara.”

Yunus Emre Tozal

Not: Bu yazı aylık Arka Kapak Dergisi’nin Kasım 2017 tarihinde çıkan 26.sayısında yayımlanmıştır.

21 Eylül 2018, 18:39 tarihinde tahlil kategorisi altında yayınlandı. Bu yazıya yapılacak yorumlardan haberdar olmak için RSS 2.0 beslemesini kullanabilirsiniz. Yorum yapabilirsiniz, veya kendi sitenizden geri izleme yapabilirsiniz.


Yorum Yapın

İsim (*Gerekli)
E-Posta (*Gerekli)
Site
Yorumunuz

*