Yunus Emre Tozal
tozal@itu.edu.tr

“Ermeni sorunu denilen ve Ermeni milletinin gerçek olmayan isteklerinden çok, dünya kapitalistlerinin ekonomik yararlarına göre çözülmek istenen sorun, Kars Antlaşması ile en doğru şekilde çözüme ulaştırılmış oldu. [Alkışlar] Yüzyıllardan beri dostluk içinde yaşayan iki çalışkan halkın iyi ilişkileri yeniden kuruldu.”
Mustafa Kemal Paşa, TBMM Birinci Dönem Üçüncü Yasama Yılı Açılış Konuşması, 1 Mart 1922

tehcir1915 tarihi, Türk tarih yazımının en çok metin üretildiği, en fazla kitabın ve anıların ortaya çıkarıldığı, hakkında en fazla tartışma yapılan ve görüş ayrılıkları bulunan bir dönem. Ermenilerin Osmanlı topraklarından tehcir edilmeye başlaması ve bir yıl önce 1914’te başlayan 1. Dünya savaşının en çetin geçecek cephelerinden biri olan Çanakkale cephesinin yine aynı dönemde 1915’te açılması ve savaşın psikolojik boyutunun Çanakkale’ye geçmesi, Türk tarih yazımının en zor dönemleridir. Bir yanda Çanakkale savaşı diğer yanda Ermenilerin bir görüşe göre soykırımı, diğer görüşe göre tehciri… Şimdiye kadar üzerinden 100 yıl geçen bu zor dönem için tehcirin ya da soykırımın yaşandığını iddia etmenin çok önemli olmadığını düşünüyordum. Çünkü ortada yaşanan acılar varken, acıları ideolojiye alet etmenin doğru olmadığını, yaşananların bir daha yaşanmaması için ders alınması gerektiğini ve bu anlamda yapılan araştırmaların da ideolojileri ispat etmekten ziyade gerçekten nelerin yaşandığını ortaya çıkarma amaçlı olması gerektiğini düşünüyorum. Savaş bir “mukatele” halidir, dolayısıyla savaş esnasında yaşananların savaş dairesinde neden yaşandığını kavramaya çalışmak gerekir. Hepimiz için mesele her şeyden önce ‘ahlaki’ ve ‘insani’ olmalı ki, 1915’te yaşananları anlamak ve çözümlemek yerine yaşananları ideolojik kutba çekiştirmeyelim.Halen aynı fikirde olmama rağmen, yaptığım araştırmalar sonucu tartışmaların tehcir ve soykırım arasında dönüşen bir tartışmaya döndüğünü üzülerek gördüm. Keşke yapılan araştırmalar, yaşananların tehcir ya da soykırım olduğunu iddia etmekten ziyade, bizzat nelerin yaşandığına odaklanabilseydi, kayıtlar ve belgeler ortaya konularak sadece yaşananlar dikkate alınabilseydi, bugün geçmişe dönük yapılan araştırmalar iki kavram arasında sıkışıp kalınmazdı. Belki de tarih yazımı; toplumların çeşitli alanlarda edindiği tecrübeleri gelecek nesillere aktarma ihtiyacı bu sebeple, yani yaşananların belirli düşünceler etrafında şekillenmesine zemin hazırladığı için ortaya çıkmış olabilir. Her ne kadar ilk tarih metinlerinden olan Hitit yıllıklarının yazılış amacı böyle bir amaç gütmese de, 1789 Fransız İhtilali’yle birlikte kendilerini birleştiren dil, tarih, kültür bağlarından dolayı ulusal bir topluluk oluşturma bilinciyle bağımsız bir devlet kurma düşüncesi yaygınlaşmış, Osmanlı, Avusturya-Macaristan gibi çokuluslu imparatorlukların bölünmesine sebep olmuştur. Biz bu yazımızda, 1915 tarihinde ve sonrasında yaşananlara odaklanıp, soykırım kavramının üzerinde durarak yaşananlara ve gündeme getirilen tartışmaları analiz edeceğiz. Bir tarafta tarihçi Raymond Kévorkian, diğer tarafta Osmanlı diploması tarihi ve Türk dış politikası üzerine çalışmalarıyla gündeme gelen Mustafa Serdar Palabıyık’ın analizlerini değerlendireceğiz. Arada 1915’te nelerin yaşandığının en önemli belgelerinden “M. K. Adlı Çocuğun Tehcir Anıları” kitabında Manuel Kırkyaşaryan’ın yaşadıklarına değineceğiz.

Kévorkian bir söyleşisinde, Ermeni tehciri yaşanmasaydı, aynı zamanda Jön Türklerin 1909 yılına kadar Ermenilerin temsilinin daha yüksek olduğu ortak bir devlet kurulabilseydi, ticaret kanalları Ermenilerin elinde olduğu için, bugün Türkiye’nin durumunun çok daha iyi olacağını söylüyor.

KitaplarJeremy Salt burada şu soruyu sorar: Osmanlı hükümetinin amacı Ermenileri yok etmek midir yoksa onları cephe önünden başka yerlere naklederek isyancıları kendilerini destekleyen tabandan yoksun bırakmak mıdır?

Ermeni tarih profesörü Raymond Kévorkian’ın, yıllar süren araştırmalara dayanan ve ‘Ermeni Soykırımı’nda (kendi ifadesiyle) yapılmış en geniş kapsamlı inceleme olarak kabul edilen kitabı “Ermeni Soykırımı” kitabı, yakın zamanda Türkçeye çevrildi. Fransızcası 2006’da çıkan 1167 sayfalık kitapta Kévorkian, Osmanlı Ermenilerinin yaşadığı bölgelere, sosyal, ekonomik ve kültürel durumlarına dair bölge bölge analizleriyle ayrıntılı bir döküm ortaya koyuyor. Kévorkian çalışmasında daha önce kullanılmayan kaynaklara; Ermeni Patrikhanesi’nin Mondros Mütarekesi’nden hemen sonra kurduğu Enformasyon Bürosu tarafından tutulan arşivlere yönelmiş. Esas görevi Jön Türk liderleri hakkında hazırlanan iddianame için Ermeni tehciri ve katliamları hakkında bilgi toplamak olan büronun, Ermenilere yapılan zulüm, katliamlar, tehcirler, çalınan mallar hakkında eski ve yeni belgeleri, katliamların asıl sorumluları hakkındaki tanıklıkları, kanıtları ve istatistikleri hakkındaki verileri, raporlar şeklinde günlük The Renaissance’de Fransızca yayınlanıyordu. Kévorkian’ın belirttiğine göre bu gazeteyi 1918-1920 yılları arasında Garabed Nuryan ve eski Şura-yı Devlet üyesi Dikran Chayan birlikte çıkarmışlar, Patrikhane de gazetenin basımını finans etmiş. Büro yayın yaptığı süre içinde “Türklerin beraat etmeye çalıştıkları” tehcir failleri hakkında da iki kitap -katliamlar hakkında ilk toplu çalışmalar- yayınlamış. Yayınlanan bu çalışmalarla beraber büronun elindeki kayıtlar, belgeler ve bizzat devlet memurları tarafından alınan tanıklıklar, Kévorkian’ın ifadesiyle Kemalist güçlerin gelecekte başkente girme tehlikesinden ötürü Patrik Zaven tarafından, Kasım 1922’de bu belgelerin bulunduğu 24 sandığı Manchester’a, o sırada Avrupa başpiskoposu olan Ekselansları Krikoris Balakyan’a gönderilir. Balakyan, 1927’de Marsilya piskoposluğuna seçilince belgeleri de yanında götürür, ardından anılarını yazarken bu malzemelerden yararlanmak isteyen eski patriğin acil talebi üzerine belgeleri 1938 başında Kudüs Patriği Torkom Kuşakyan’a gönderir.

Tehcir mi Soykırım mı, Savaş Suçu mu?

Raymond Kévorkian’ın Ermeni Soykırımı, kapsamlı bir literatür araştırması… Kitabın zaman dilimi, II. Abdülhamid’in tahta çıkışından sonraki süreçle başlıyor, 1926’larda İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin liderlerinin çoğunluğunun öldürülmesiyle son buluyor. Arada geçen yaklaşık 50 yıllık zaman diliminde Osmanlı ordusunda ve toplumunda bulunan Ermenilerin, tehcir öncesinde ve sonrasında başından geçenlere, maruz kaldığı işkence ve sürülmelere, birçok vilayette görülen mahkeme kayıtlarına kadar inceliyor. Öyle ki Kévorkian, 1948 yılında Birleşmiş Milletler Soykırım Sözleşmesi’ni kaleme alan Raphael Lemkin’in, Ermenilere karşı işlenen suçun cezasız kaldığını, çünkü itilaf Devletleri’nin mantıklarını sonuna kadar götürmediklerini ve bunun sonucunda da uluslararası camianın henüz bu suçun yasal tanımını yapmadığını belirtiyor. Bu iddianın tartışmalı olduğunu belirten Kévorkian, Barış Konferansı Hazırlıkları çerçevesinde çalışan hukukçulardan oluşan komisyonlarda yapılan tartışmaların ve hazırlanan raporların incelendiğinde, bu delegelerin “geleneksel hukuk maddelerinin kapsamına girmeyen vakalarla” karşı karşıya olduklarını fark ettikleri ve bunun sonucunda “insanlığa karşı işlenen suç” tanımını kullanmaya çalışarak bu suçları savaş suçlarından ayırdıklarını ifade ediyor. (sf. 1080)

Jön Türklerin Sistematik İmha Planı mı?

Kévorkian, Osmanlı Ermenilerinin yok edilmesi sürecinde olayları azmettiren ve tertipleyen iki önemli teşkilatın olduğunu belirtiyor, bunlar İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC) ve Teşkilat’ı Mahsusa. Her iki teşkilatın da bilinen bir arşivinin olmamasının ciddi bir boşluk oluşturduğunu, Jön Türk hareketine ait malzemelerin de muhtemelen Ankara’da tutulduğunu düşündürdüğünü belirtiyor. Kévorkian, bir tez olarak Ermeni milletine yönelik programlanmış bir imha operasyonunun II. Abdülhamid tarafından başlatıldığı ve Jön Türkler tarafından tamamlandığı tezinin, bugün artık savunulamayacağını ifade ediyor. (sf. 1124) Kévorkian’a göre soykırımla sonuçlanan sürecin, özellikle Kafkasya cephesinde alınan ağır askeri yenilgilerden etkilenen Jön Türk Parti devletinin giderek radikalleştiğini gösteren bir dizi kararla belirlendiğinin anlaşıldığını söylüyor. Kévorkian, bu iddianın iktidarı denetleyen kişilerin ideolojik gelişimi üzerinde yapılan dikkatli bir incelemeden çıkarılacak derslerle yumuşatılmalı gerektiğini ifade ediyor. Onların Küçük Asya’yı homojenleştirme, bu toprakları Türkleştirme arzularının açıkça çok eskilere dayandığını ve kesinlikle çeşitli evrelerden geçtikten sonra Osmanlı Ermenilerinin fiziksel imha planıyla sonuçlanan ortak düşünce sürecinin başlangıç noktasını oluşturduğunu dikkatleri çekiyor. Kévorkian, tehcir ve imha sürecinin bölge bölge incelenmesinin sebebinin, Jön Türklerin imha planının başlangıçta sadece Ermenilerin tarihi toprakları olarak addedilen altı vilayeti hedeflediğini kanıtlamaya çalışmak olduğunu, dolayısıyla Jön Türklerin aslında imha planlarını çok ustalıkla hazırladıklarının altını çiziyor. Kévorkian’a göre plan, hedeflenen insanların coğrafi kökenlerine bağlı olarak, askere alınan ya da alınmayan bütün erkeklerin derhal yok edilmesini, ya da becerilerinin veya iş güçlerinin rasyonel bir şekilde kullanılmasını öngörüyordu. Halkın geri kalanına da -kadınlar, çocuklar ve yaşlılar- farklı muameleler yapılmıştı. Kévorkian’a göre Ermeniler tehcir edilirken, kullanılan yöntemler ve araçlar incelendiğinde, doğu vilayetlerinden yola çıkan kafilelere yolda sistematik olarak saldırılmıştı ve ancak çok az miktarda sürgünün “iskân mahalline” ulaştırıldığı ortaya çıkıyordu. Buna karşılık, Anadolu veya Trakya’dan yola çıkan kafilelerin aileleriyle birlikte genellikle tren yoluyla Suriye’ye gönderildiklerini ve en azından Kilikya’ya kadar gidebildikleri görülmekteydi. (sf. 1125) Kévorkian, imha sürecinin nihai safhasının (geriye kalan sürgünleri nihai yok etme) kararını, belirli ipuçlarıyla 1916 Şubat sonuyla Mart başında verildiğini,  bu sürecin Aralık 1916’ya kadar devam ettiğini gözlemlediğini söylüyor.

‘Osmanlı Ermenilerinin İmha Operasyonu’nun Emrini Kim Verdi?

Kévorkian, soykırımın baş sorumlularının dökümü yapıldığında, kitlesel şiddet eylemlerinde en büyük parmağı olan kişi ve grupların, en marjinal çevrelerden ve Kafkas kökenli azınlıklardan, özellikle de Çerkezlerden ve Çeçenlerden geldiğini ortaya çıkardığını, ki bunların acı dolu tarihleriyle hesaplaşmak istedikleri ve Ermenileri kendilerine zulmeden Ruslarla özdeşleştirmelerinin kolayca sağlandığı düşünülebileceğini belirtiyor. Türk tarih yazımında ve birçok Batılı araştırmacı tarafından bu katliamlarda “Kürtlerin” oynadığı ileri sürülen büyük rolün, incelendiğinde iddia edildiğinden çok daha önemsiz bir rol olduğunu söylüyor. Kévorkian, Ermenilere yapılan tüm suçların Türk milletinin doğum safhasında bir “ilk günah” olduğunu ama kimsenin bu günahı kabul etmeyeceğini, Jön Türk şebekesinin de Türk milletinin kuruluşundaki ağırlığından ötürü, bu suçun oluşmasındaki faillerin yargılanamadığını ifade ediyor. Kévorkian, İstanbul Patrikhanesi Enformasyon Bürosu tarafından derlenen ve bu kendi çalışmasında kullandığı malzemelerin “yeniden yapılandırılan Ermeni kurumlarının Ermeni halkının kökünü kazıyan sorumluları” teşhis etme konusunda azimli olduklarını gösterdiklerini belirtiyor. Kévorkian’ın ifadesine göre Enformasyon Bürosu yerel sorumluların bulunduğu ve çok sayıda listenin yanı sıra “baş sorumluların” yer aldığı iki liste hazırladı ve bu listelerin hazırlanışının ardında yatan felsefeyi açıkladı. Bu felsefeye göre listede yer alan isimlerin bir kısmı, Türkler tarafından milli kahraman ilan edildi, bir kısmı da Mustafa Kemal’le beraber çağdaş Türkiye’nin kurulmasına katkıda bulunan dar kadroyu oluşturdu. (sf. 1128)

Manuel Kırkyaşaryan’ın Başından Geçenler

Kévorkian’ın bu kapsamlı araştırmasından sonra, Baskın Oran’ın yayına hazırladığı “M. K. Adlı Çocuğun Tehcir Anıları” kitabına bakalım. Kitap, tehciri dokuz yaşında yaşamış Manuel Kırkyaşaryan’ın anılarından oluşuyor. 1915’te Osmanlı’nın son yıllarında milliyetçilik akımlarının kıyasıya çarpıştığı ortamda, 9 yaşından 19 yaşına kadar yaşadıklarını, aradan yıllar geçtikten sonra Sidney’de 74 yaşının olgunluğuyla anlatan Manuel Kırkyaşaryan, başından geçenleri kimseyi suçlamadan anlatıyor. Kırkyaşaryan’ın özelikle tehcir kararında Almanların parmağı olduğu generique cialis yönündeki görüşleri ilginç… Annesi ve babası ile Adana’dan önce Osmaniye’ye oradan da Suriye’nin kuzeyindeki bölgeye yapılan ve günlerce süren amansız yolculuğunda Kırkyaşaryan, annesinin tecavüze uğrama korkusuyla kendisini nehre bıraktığını ve babasının ölümüne de değiniyor. Annesi Mariam, gözlerinin önünde nehre atlayıp intihar ediyor. İki gün sonra, gece yarısı uyandığında babası Stephan’ın açlık ve yorgunluktan ölmüş olduğunu görüyor. Vatanından koparılmanın, sürgün edilmenin, insan yerine konulmamanın ve ölümün bu kadar yalın ve sakin bir süreç gibi anlatılması, tek kelimeyle sarsıcı. 1997’de ölene kadar sağlıklı bir yaşam sürdüren Manuel’in her gece saat 02 sularında kâbusla uyandığını ise anılarını kitaplaştıran Baskın Oran aktarıyor. Bu saat, 9 yaşındayken konakladıkları bir yerde uyanıp yanı başında babasını ölü bulduğu saattir.

1997’de ölene kadar sağlıklı bir yaşam sürdüren Manuel’in her gece saat 02 sularında kâbusla uyandığını ise anılarını kitaplaştıran Baskın Oran aktarıyor. Bu saat, 9 yaşındayken konakladıkları bir yerde uyanıp yanı başında babasını ölü bulduğu saattir.

Kırkyaşaryan’ın Suriye’nin kuzeyinde kafileler halinde sürgün edildikleri sırada grubu koordine edenlerin Çerkez köylüler veya askeri güçler olduğunu vurgulaması, Kévorkian’ın iddiasıyla birleşiyor. Kırkyaşaryan, Çerkezlerin insafsızlığından yakınırken Türklerin bu kadar acımasız, insafsız olamayacağından söz ediyor veya öyle olduğuna inanmak istiyor.

“Ben 9’umda öleceğidim. Bu hayat bana Allah’ın lütfudur.”

Kırkyaşaryan’ın anıları kendi konuşma diliyle yazıya geçirilmiş. Bu durumun okumayı zorlaştırdığı bir gerçek ama Baskın Oran da bu uygulamanın okumayı güç hâle getireceğini baştan kabul ediyor; fakat dokuz yaşında tehciri yaşayan bir çocuğun neyi anlattığı kadar nasıl anlattığının da çok önemli olduğunu düşünmüş olmalı. İşte burada kitapla birlikte verilen CD’nin önemi büyük. Baskın Oran gerekli gördüğü yerlerde dipnotlarla araya girerek okuyucuya açıklamalarda bulunuyor. Bu açıklamalarda çoğu zaman yerleşim yerlerinin bugünkü adlarını belirtiyor. İlginç olan önemli bir şey var bu kitapla ilgili, Baskın Oran’ın ifadesiyle Manuel Kırkyaşaryan, dünyanın en rahat ülkesinin en rahat şehrinde (Avustralya / Sidney) 74 yaşındayken bile adını hala gizleme ihtiyacı duyuyor. Bu bile, çocuk yaşta yaşadıklarının kendi iç dünyasında nasıl yer ettiğini bizlere gösteriyor.

1915’i Nasıl Anlamalıyız?

Yazımın bundan sonraki kısmında, 1915’te yaşanan olayların hukuki süreçlerine ve tartışmalara ayıracağım. 1915, soykırım ve tehcir arasında gidip gelen bir dönem. Doktorasını ODTÜ Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde tamamlayan Mustafa Serdar Palabıyık’ın “1915 Olaylarını Anlamak: Türkler ve Ermeniler” isimli çalışması, 1915 yılında gerçekleşen tehcirin, Soykırım Sözleşmesi’ndeki soykırım tanımına uyup uymadığı sorusunu yanıtlamaya çalışıyor. Aynı zamanda tehcirin, Osmanlı Ermenileri için istenmeyen trajik sonuçlar doğurduğunu söylerken; hukuken soykırım kastının varlığı iddiasının meşru bir tartışma konusu olduğunu savunmakta. Palabıyık, Ermenilerin bir yandan büyük çaplı şiddet olaylarının faili, bir yandan da bu tür olayların mağduru olduğunu savunarak, soykırıma örnek olarak 1912-13 Balkan hükümetlerinin ya da 1919-22 Yunan hükümetlerinin yaptıklarının gösterilebileceğini ifade ediyor. Jeremy Salt kitaba önsöz yazısında, bugün Ermenistan’ın Türkiye ile olan her ilişkisinde sürekli soykırım sözlüğünün kullanılmasından ötürü iki ülke arasında bir engelin oluştuğunu belirtiyor. Salt’a göre Ermenilerin yaşadıkları durum bir soykırım değildir; çünkü BM’nin ‘Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşme’nin (1948) ikinci maddesi, soykırımı “ulusal, etnik, ırksal ya da dinsel bir grubun tümünü ya da bir bölümünü yok etmek kastıyla” yapılan eylemler olarak tanımlamaktadır. Buradaki “yok etme kastı” ifadesi kilit öneme sahiptir; çünkü Osmanlı’da hem Hristiyanlar hem Yahudiler hem de başka etnik gruba ait milletler, egemenliğe müdahale etmedikçe geniş özgürlük haklarından asırlardır faydalanmışlardır. Peki, ne olmuştur da Ermeniler tehcire uğramışlardır?

Jeremy Salt’a göre Martin Luther döneminden beridir bütün Osmanlı tarihi boyunca Alman topraklarında Yahudilere karşı beslenen türden bir ırksal düşmanlığa benzer bir düşmanlık görülmemiştir. Ermeniler dışlanma, ayrım ve zulüm kurbanları olmaktan uzak olduğu gibi Ermeni toplumu sultanlar ve onların hükümetleri tarafından “Millet-i Sadıka” olarak nitelendirilmiştir. İstanbul’da yaşayan Ermeniler ise saray çevrelerine erişmede ayrıcalık sahibiydiler ve ayrıca bürokraside yükselebilme imkânları bulunuyordu. Osmanlı hükümetleri, 1839’dan sonra kanun önünde eşit haklara sahip, etnik ve dini geçmişi hesaba katmayan bir vatandaşlık oluşturma arayışına girmiştir. Salt’a göre 1908’de meşrutiyet yeniden ilan edildiğinde bile Ermeniler ve diğer Hristiyan toplumlar bütün vatandaşların hukuki eşitliği konusunda açık desteğe rağmen, kapitülasyonların kaldırılmasıyla bu ayrıcalıkların ortadan kalmasına direnmişlerdir. I.Dünya Savaşı’nın yaklaşmasıyla birlikte Osmanlı Devleti, Ermeni devrimci komitelerin Rusya’yı destekleme kararı almış oldukları açıkça belli olduğunda bile, 1915 Van ayaklanmasına kadar serbestçe faaliyet göstermelerine müsaade etmiştir. Salt’a göre Van bir dönüm noktasıdır. Ermeni isyanları hakkında ne yapılacağı konusundaki tereddütlerin artık sona erdirilmesi gerektiği kanaati yerleşince, tehcir kararı alınmıştır. Palabıyık’ın kitabının en ilginç bölümlerinden birisi de tehcirin askeri gerekçelerini ele aldığı bölümdür. Edward Erickson da Osmanlılar ve Ermeniler: Kontrgerilla Faaliyetleri Üzerine Bir Çalışma isimli kitabında bu konuyu ele almıştır.

Van şehri Ruslara kaybedilmiştir, birçok cephede savaşan Osmanlı ordusunun idarecileri, Van’ın düşmesinden sonra cephe gerisinde sabotajlara daha fazla dayanamamıştır ve tehcir kararı çıkarılmıştır. Salt’a göre, Ermenilere uygulanan zulüm, yer değişiklikleri ve katliamlar, güneye gidildikçe; Suriye’ye doğru götürüldükçe devam etmiştir. Salt burada şu soruyu sorar: Osmanlı hükümetinin amacı Ermenileri yok etmek midir yoksa onları cephe önünden başka yerlere naklederek isyancıları kendilerini destekleyen tabandan yoksun bırakmak mıdır?

Nazilerin soykırım yapma niyetlerini 1942’de Wannsee Konferansı’nda açık açık belirttiklerini ifade eden Salt, Osmanlı ordusunun savaş halinde o kadar insanın bir yerden bir yere götürülmesinin ne kadar zor olduğunu; Osmanlı hükümetinin bu durumu “bilmek” zorunda olduğunu ama bilemeyecekleri ve önceden kestiremeyecekleri pek çok sebebin bulunabildiğini belirtiyor. Salt’a göre mevcut delillerin hepsi, Ermenileri yok etmek değil, onları Van ayaklanmasından sonra başka yerlere nakletme yönündeki bir karara işaret ediyor. Osmanlı hükümetinin savaş sırasında 1600’den fazla kişinin askeri mahkemelerde yargılanmasına sebep olan üç soruşturma heyeti oluşturması, yargılananların %60’tan fazlasının idam cezası alması; bir hükümetin Ermenilere kötü muamele yaptıkları için kendi askerlerini ve devlet memurlarını cezalandırırken, eşzamanlı olarak kendilerini Ermenilere yok etmeye adamış olması kesinlikle inandırıcı değildir. (Jeremy Salt, 1915 Olaylarını Anlamak: Türkler ve Ermeniler, Önsöz Yazısı, sf. 17)

Sonuç Yerine

Yazıda konu edindiğim Kévorkian ve Palabıyık’ın kitapları, belgelerle Ermenilerin uğradığı zulüm ve katliamların bir soykırım olup olmadığını tartışadursun, Kırkyaşaryan’ın anılarından öğreniyoruz ki, Ermeniler ciddi travmalar yaşanmışlar, sürülmüşler, ailelerinden akrabalarından uzaklaştırılmışlar. Zaten üzerinde yaşadığımız coğrafyada, 1912-1922 yılları arasında farklı uluslar ve etnik gruplar, büyük acılar yaşamışlardır. Ermenilerin yaşadıklarını da bu çerçeve içinde incelenmeli, anlaşılmalı, iki toplum arasındaki ilişkiyi bugün nasıl güçlendirebiliriz sorusu etrafında çalışılmalıdır. Sonuçta her iki toplumdan da ciddi kayıplar yaşanmış, yüzlerce kişi öldürülmüş, binlerce vatandaşın özgürlük hakkı elinden alınmıştır.

Tüm bu yaşananların fitilini ateşleyen aşırı uçta bulunan bir grup azınlık ve Taşnak ve Hınçak gibi komiteler olabilir mi diye düşünürken, araştırmalarım sonucu Sir Edwin Pears’ın “aşırı uçta bulunan bazı grup ve cemiyetlerin Osmanlı ordusu aleyhine girişimlerinden ötürü yüzlerce kişinin evinden sürüldüğü” beyanıyla karşılaştım. Bu tez doğruysa, yani Taşnak ve Hınçak gibi komitelerin bir devlet kurma düşüncesinde eylemleri yüzünden ülkedeki tüm Ermenilerin dağıtılması kararı alındıysa, şimdiye kadar yapılan Soykırım mıydı değil miydi tartışmalarının hiçbir önemi kalmıyor. Zaten Palabıyık’ın da değindiği gibi, tüm Ermeniler tehcire tabi tutulmuyor. Örneğin Başkomutanlıktan Birinci, İkinci ve Üçüncü Ordu Komutanlıklarına gönderilen bir emirde, erkek fertlerin Osmanlı askeri ve sivil hizmetinde bulunan Ermeni ailelerin, Ermeni nüfusunun toplam nüfusun yüzde beşini geçmediği yerlerde yaşıyorlarsa, bulundukları yerlerde bırakılmaları istenmiştir. (BOA. DH. EUM. VRK., 15/49, 16 Ağustos 1915, sf. 20) Palabıyık, tehcir esnasında dahi Ermenilerin istihdam edildiğini belirtiyor ve belgeleri ortaya koyuyor. Bunun yanında Palabıyık, tehcirin büyük ölçüde Ruslarla işbirliği yapma potansiyelleri yüksek görülen Gregoryan Ermenilere uygulandığını söylüyor.

Kévorkian’a göre plan, hedeflenen insanların coğrafi kökenlerine bağlı olarak, askere alınan ya da alınmayan bütün erkeklerin derhal yok edilmesini, ya da becerilerinin veya iş güçlerinin rasyonel bir şekilde kullanılmasını öngörüyordu.

Sonuçta bildiğimiz tek şey var; Ermenilerin evlerinden ve toplumdan sürülmeleri, dağıtılmaları… Keşke bu acıların hiçbiri yaşanmasaydı. Kévorkian bir söyleşisinde, Ermeni tehciri yaşanmasaydı, aynı zamanda Jön Türklerin 1909 yılına kadar Ermenilerin temsilinin daha yüksek olduğu ortak bir devlet kurulabilseydi, ticaret kanalları Ermenilerin elinde olduğu için, bugün Türkiye’nin durumunun çok daha iyi olacağını söylüyor. Türkiye’nin ekonomik gelişmişliği 1950’lere dayandığını, Ermenilerin ticaret temelinin kaybedildiğini belirtiyor.

Bugün, soykırım kavramının üzerinde durmaya çalışmak, kimseye, hiçbir düşünceye ve ülkeye katkı sağlamayacağı gibi, yaşananları da anlamaya ve tanımaya uzak kılacak, milliyetçi duyguların alevlenmesine sebep olacaktır. Kévorkian, kitabıyla ilgili Agos’a verdiği söyleşide “Kabul etmenin yolu sorgulamaktan geçiyor” diyor. Kabul etme ya da etmemekten ziyade yaşananları anlamaya çalışmanın çok daha yerinde olacağı kanaatindeyim. Çünkü yaşananları “soykırım” olarak kabul ettirmeye çalışmanın, yaşananları anlatma ve anlama çabasından uzak, milliyetçi bir söylemle toplumlar arasındaki ilişkiyi zedeleyeceğini düşünüyorum. Geçtiğimiz yıl 2014’teT.C. Başbakanı R.Tayyip Erdoğan’ın 24 Nisan’dan bir gün önce tarihi bir mesaj yayınlayarak, Ermenilere taziyelerini iletmesi, yaşananları anlamaya çalışmanın bir adımı olarak değerlendirilebilir. Erdoğan’ın bu açıklamasıyla Türkiye tarihinde resmi ağızdan ilk kez 1915 olaylarına ilişkin Ermenilere taziye mesajı iletilmiş oldu. Elbette yeterli değil ama iki toplum arasında ilişki kurabilmenin yolu, birbirini anlamaktan ve tanımaktan geçiyor; karşılıklı olarak neler yaşandığını dünyaya ispat etmekten değil.

Not: Bu yazı, Ayraç Kitap Tahlili ve Eleştiri Dergisi’nin Nisan 2015 tarihli 66. sayısında yayınlanmıştır.

Ayraç 66

21 Nisan 2015, 09:14 tarihinde inceleme, tahlil kategorisi altında yayınlandı. Bu yazıya yapılacak yorumlardan haberdar olmak için RSS 2.0 beslemesini kullanabilirsiniz. Yorum yapabilirsiniz, veya kendi sitenizden geri izleme yapabilirsiniz.


Yorum Yapın

İsim (*Gerekli)
E-Posta (*Gerekli)
Site
Yorumunuz

*