18
Kas

Doğunun Yedinci Oğlu: Sezai Karakoç

   Yazan: Yunus Emre Tozal   Kategori haber

Türk şiirinin yaşayan en büyük ustası Sezai Karakoç’un düşüncesi ve eserleri, dün İstanbul Fatih Belediyesi’nin düzenlediği “Şair ve Düşünür Sezai Karakoç” sempozyumunda konuşuldu.

‘Birkaç yüzyılda bir yetişen önemli bir entelektüel’ olarak tanınan Sezai Karakoç’un düşünür, yazar, şair ve siyasetçi kimliğinin konuşulduğu sempozyuma çok sayıda bilim adamı ve edebiyatçı katıldı.

Bahardan kalma bir sonbahar gününde, Topkapı Eresin Otel’de yapılan sempozyum 5 oturumdan oluşuyordu. Toplantıya akşam saatlerine kadar gösterilen yoğun ilgi, Sezai Karakoç’un ‘Diriliş’e giden yolda yalnız olmadığının fotoğrafıydı.

Açılış konuşmasını yapan Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir, düşüncesiyle, eserleriyle fikir dünyamıza ışık tutan değerlerimizin yaşarken değerini bilmediğimizi, bu yüzden de böyle bir sempozyum düzenlemeyi bir ihtiyaç olarak hissettikleri için düzenlendiğini söyledi. Sezai Karakoç’un hayatıyla kendi hayatı arasında ilgin benzerlikler olduğunu söyleyen Demir:”İkimiz de Ergani’de dünyaya gelmişiz. Aynı ilköğretim okulunda okumuşuz. Liseyi de Kahramanmaraş’ta yatılı okulda bitirmişiz. Bu durum bana ayrıca bir mutluluk vermektedir” dedi.

“Doğunun Altı Kurbanının Düştüğü Hatalara Düşmeyen Yedinci Oğul: Sezai Karakoç”

Etkinliğin koordinatörü Saadettin Acar, “Şiirleri bir daha yazılamaz gibi, bir eşref saatinin ürünü/ikramı gibi duruyor. Yunus oluyor, Yesevi oluyor, Mevlana oluyor, Galip Dede oluyor. Adeta ilk mısraı asırlar önce yazılan şiirleri tamamlıyor, bitmeyen o büyük şarkıya bir kıta da o ekliyor sanki. Burada İlhan Berk’in, “Karakoç’un şiirleri resullerin sözleri gibidir” sözü aklıma geliyor. Bu tespitini, Berk’in kastetmediği bir alana çekerek, Üstad’ın, söylediklerini, peygamberlerin sözlerine eklemleme ve yaslama becerisini gösterdiği ve yazdıklarının onlardan bir koku, bir renk taşıdığı şeklinde anlamakla, hakikati dile getiren bir söze dönüştürebiliriz. Bu söz, bu anlamıyla, söylemeye çalıştıklarımızın da özeti olur” sözüyle başladığı sunuş konuşmasına şöyle devam etti: “Üstad’ın söylediklerini peygamberlerin sözlerine eklemleme ve yaslama becerisini gösterdiği ve yazdıklarının onlardan bir koku, bir renk taşıdığı şeklinde anlamakla, hakikati dile getiren bir söze dönüştürebiliriz.” Üstadın gelenekle kurduğu ilişkinin sahihliğine dikkat çeken Acar, “görmediğimiz ama duyumsadığımız, hissettiğimiz bir dünyadan ilhamla bizlere haberler veriyor, ruhun dirilişini gerçekleştiriyor” sözleriyle üstadın bir yolunu kaybetmiş gemilere deniz feneri özelliğinin bulunduğu, yüreğinde kaybolmuş insanların yüreklerini yeniden yeşertmesine vesile olabilecek bir gül muştusu olduğunu vurguladı.

Sempozyumun ilk oturumunda Vahdettin Işık başkanlığında Hamit Can ve Sadettin Acar tebliğlerini sundu. Vakit darlığı yüzünden konuşmacıların tebliğlerinin tamamını sunma imkânı bulamadıkları sempozyumda Şair Ömer Erdem hatıraların da yer aldığı bir konuşma yaptı. Karakoç’u Türkiye’nin dünyaya göstereceği en büyük değer olarak gördüğünü söyleyen Erdem, “Sezai Karakoç olmasaydı, modern Türk şiiri eksik kalırdı.” dedi. Ömer Erdem’in naklettiği bir hatıra da Karakoç’un zihinlerdeki fotoğrafını netleştiren bir ayrıntıydı: Sezai Karakoç Aksaray’daki ofisinde Ömer Erdem’i Sultanahmet Köftecisi’nden köfte ve helva almaya gönderir. Ömer Erdem, yemeği alıp geldiğinde Karakoç, “Büyük bir yanlış yaptık.” der. Erdem şaşırır. Sofraya hemen oturulmaz. Karakoç yineler: “Büyük bir yanlış yaptık.” Erdem, ne olduğunu tam anlayamaz. Karakoç, ‘Kuşlara ekmek vermedik.’ der. Ömer Erdem, tekrar bir koşu markete gider ve bir ekmek alır. Karakoç o ekmekleri küçük küçük böldükten sonra penceredeki kuşları doyurur. Ve sonra sofraya oturulur…

Saadettin Acar “Kabul Olmuş Bir Dua: Sezai Karakoç” isimli tebliğinde Karakoç’un İbrahim gibi çağın putlarını bir bir yıkıp indirerek bizlere diriliş ruhu kazandırdığına değindi. Konuşmacılardan Hamit Can da hatıraları ışığında Sezai Karakoç’un hayatına dair kesitler paylaştı. Can, şiirimizde ‘gül’ mazmununu tazelendiren Karakoç’un 1933 yılının Mayıs ayında, yani bir gül mevsiminde doğduğunu; Erganililerin bu zaman dilimine “gülan” dediklerini anlattı.

“Güneyli Çocuğun Parmaklarından Süt İçen Karayılan”

Sempozyumun ikinci oturumunda ise Sezai Karakoç’un İkinci Yeni’nin neresinde durduğu tartışması vardı. ‘Şiiri Etrafında’ başlığını taşıyan oturumu yöneten Ali Haydar Haksal‘ın konuşmasından sonra Mehmet Can Doğan, Karakoç’u İkinci Yeni akımının dışında konumlandıran bir tebliğ sundu. Haydar Ergülen ise Doğan’ın aksine, Karakoç şiirinin bazı hassasiyetleri barındırması yanında İkinci Yeni’nin tam göbeğinde durduğunu söyledi. Mehmet Can Doğan, Ahmet Oktay’ın 1980’in başlarında yazdığı bir yazıdan alıntıyla, “Sezai Karakoç, edebiyat kanonlarınca dışlanmıştır uzun süre.” dedi. Haydar Ergülen de belki 30 yıl önce bunun geçerliliğinin olabileceğini; ama 80’den sonra Sezai Karakoç’un, her kesimin okuduğu, istifade ettiği büyük bir şair olduğunu söyledi. Ergülen, İkinci Yeni’yi tanımlayan 10 maddenin her birine şairin şiirlerinden örnekler vererek, aslında Karakoç’un İkinci Yeni’den ayrılamayacağını anlattı. Ali Ayçil Sezai Karakoç’un Karayılan şiirini medeniyet bakışıyla yorumlayarak Karayılan’ın o zamanlardaki çağı, “Parmaklarımdan süt içmeye çağırıyorum” ifadesiyle zor günlerde sabırla direnişle sembol edilen süt simgesinin Yunan mitolojisinde bulunan ‘yılanın süt emmesi’yle dirileceklerini, “Ben güneyli çocuk arkadaşım ben güneyli çocuk” ifadesiyle de bizleri o zor şartlarda güneyli çocuk”un temsil ettiğini söyledi.

Necip Yılmaz‘ın konuşmalarının ardından oturuma katılamayan Hayriye Ünal’ın tebliğinden bazı bölümler Ali Ayçil tarafından okundu. Zaman yokluğundan bazı önemli paragrafları okuyan Ali Ayçil, Hayriye Ünal’ın tebliğinde Modern Türk şiirinde İsmet Özel- Sezai Karakoç karşılaştırması yaparak İsmet Özel’in anlaşılmadığına dikkat çekti.

Öğleden sonraki ‘Sanatta Parlayan Fikir’ başlıklı oturum Tarık Tufan‘ın başkanlığında başladı. Fatih Andı, Ahmet Murat ve Işık Yanar tebliğlerini sundular. Oturumda Fatih Andı, Karakoç şiirlerinde ve fikirlerinde şehri ele aldı. Türk edebiyat ve düşünce hayatı içerisinde şehre en fazla eğilen, şehir kavramını en geniş açılımıyla bir medeniyet göstergesi olarak ele alan ve bu ele alışı geçmiş ve aktüel zaman arasında kurduğu ilişkiler ve mukayeseler ile ana temalarından birisi halinde şiirine de taşıyan isimlerden birisinin Sezai Karakoç olduğunu söyleyen Andı, Edip Cansever’den İsmet Özel’e, Necip Fazıl’dan Turgut Uyar’a, Cahit Zarifoğlu’ndan Erdem Bayazıt’a kadar birçok şairimizde yansımasını bulan modern kente, kentleşmeye, modern kentlerin insanı yutan bunalımlı ortamına tepki gösterme ve metropollerin beton bloklar ormanı halinde tabiatı ve insan tabiatını bozucu istilâsına duyarlı tavrı Sezai Karakoç’un şiirlerinde görebileceğimizi örneklerle ifade etti

Şair Ahmet Murat ise Karakoç’ta ‘gelenek’in ne anlama geldiği üzerinde durdu. Sezai Karakoç’un öncü bir şair olduğunu ifade eden Murat, “Üstad şiirlerini İbranice, Süryanice, Aramice, Sanskritçe gibi kadim dillerin içinden, tam ortasından sudan balığı çeker gibi çekmiştir şiirlerini” sözleriyle Karakoç’un beslendiği geleneğin insanlığın kadim geleneği olduğunu izah etti.

Sempozyuma katılamayan Cihan Aktaş’ın tebliğinden bazı bölümleri okuyan Tarık Tufan, Cihan Hanımın özellikle Monna Rosa ile değerlendirmelerinden bölümler okudu: “Her halükarda Monna Rosa’nın Türkiye’de yitirilmiş bir uygarlığa ait değerler manzumesini teşkil eden bir temsili olduğunu kabul etmek gerek. Şiirin matbaada basılmamış olması, bazen ezberle, bazen de elle yazılan kopyalarla kitlelere ulaşması, temsil kapasitesi açısından hiç de yabana atılacak bir gösterge sayılmamalıdır. Yine de Monna Rosa’nın bu etkisinin, şairinin şiirindeki coşkulu akışı görmeyi engelleyen bir rolü olduğu şeklindeki kanaatimin altını çizmeliyim. Monna Rosa şiirini hemen hemen bütün Boğaziçi Üniversitesi’ndekiler çok severler. Kafasındaki kıza ihanet etmemek, derviş olmak için hiç evlenmedi’, derken, onun yaşam biçimine de dikkat çekmektedir. Köpük şiirinde geçen ‘Bir insanı al onu çöz çöz çocuk olsun’ dizesindeki çocuğun tutkulu aşkıdır Monna Rosa. Fakat zaman ona da galebe çalmış, yıllardır sahiplenmekten bile çekiniyor göründüğü Monna Rosa, onun en son şiir kitabı olarak yayımlanmıştır. Gelinen noktada o yırtıktan, Karakoç’un yarım asırdır kaçtığı bir Monna Rosa silueti sökün etmiş; dirilişi çiçeklendiremeyişin hüznünü gidermek ve yeni zamanlarda şairi teselli etmek Monna Rosa’ya kalmıştır. Bu durumu kuşkusuz, Taha için postmodern bir darbe ve diriliş erleri için önemli bir yitiriliştir.”

Sempozyumun dördüncü oturumu şairin fikir ilkelerini ele alan tebliğlerden oluşuyordu. Nazif Gürdoğan‘ın başkanlığında başlayan oturumda Ahmet Albayrak, Münire Kevser Baş ve Yusuf Kaplan tebliğ sundu. Sezai Karakoç’a göre insanın birey değil, aksine bir bütünün önemli bir parçası olduğunu söyleyen Ahmet Albayrak, Karakoç’un kendi ifadesine göre, insanın kendi heykelinden kendi anlamını çıkarabilmesi için, Kâbe’nin dört kutsî köşesini temsil edercesine, sabır, irade, bilgi ve yönteme ihtiyacının olduğunu, insanın kendi varlığından kendisine lütfedilen kabiliyetinin elverdiği ölçüde en üstün insanı çıkarmadıkça, kendi kendisinin olamayacağını ifade etti.

Münire Kevser Baş, Sezai Karakoç’un düşüncelerini incelerken, onun her konuyu metafizik kavramı ile ilişkilendirdiğini, Karakoç’un metafizik olarak nitelediği şeyin klasik İslâm literatüründeki “gayb” kelimesinin karşılığı olduğunu evrensel bir dille ve üslupla anlattığını, böylece de düşünce sistematiği oluşturduğuna dikkat çekti.

Yusuf Kaplan, Sezai Karakoç’un medeniyet tasavvurunun taşıyıcı figürleri olan ve âlim, ârif ve hakîm figürlerinden oluşan öncü varoluş kuşağı kavramlaştırmasına dair kısa bir fikrî yolculuk yaparak, doğu, batı ve İslâm medeniyet kiplerinden oluşan, geliştirdiği medeniyet tipolojisiyle de çağdaş Türk düşüncesinde öncü bir düşünür olduğunu ifade etti.

Sempozyumun en son oturumunda ise şairin ‘Diriliş düşüncesi’ ve bunun sosyopolitiği üzerine yazılmış tebliğler yer aldı. Yasin Aktay oturum başkanlığında Mustafa Özel, Kenan Çağan, Osman Bayraktar ve Şaban Abak tebliğlerini sundular.

Şaban Abak, Üstadın kitaplarını muhteva olarak inceledi. Osman Bayraktar, Sezai Karakoç’un yeryüzündeki medeniyetleri, Hakikat Medeniyetini esas alarak konumlandırdığını, Hz. Adem’den bu yana bütün insanlığı kapsayan Hakikat Medeniyeti ilahi kaynaklı, vahiy kaynaklı olduğunu, esas kurucuları da peygamberler olduğunu ifade etti. Hakikat Medeniyetinin son halkası İslâm Medeniyeti olduğunu, Üstadın Yitik Cennet kitabının da bu yaklaşımın özgün ve destansı bir anlatımı olduğunu belirtti. Kenan Çağan, Üstadın tek idealinin, bütün renkleri ve dilleriyle İslam coğrafyasının her tarafına dağılmış olan Müslümanları birleştirmek ve onları geçmişte olduğu gibi güçlü olacağı günlere taşıyacak yolu açmak olduğunu anlattı.

Yaklaşık 300 kişilik dinleyici kitlesinin sonuna kadar takip ettiği sempozyumda sunulan tebliğler kitaplaştıktan sonra adresi alınan dinleyicilere de gönderilecek.

Yunus Emre Tozal
www.analitikbakis.com

18 Kasım 2008, 02:03 tarihinde haber kategorisi altında yayınlandı. Bu yazıya yapılacak yorumlardan haberdar olmak için RSS 2.0 beslemesini kullanabilirsiniz. Yorum yapabilirsiniz, veya kendi sitenizden geri izleme yapabilirsiniz.


One comment

mehmet zaman
 1 

Bu yazıyı ve genel olarak sitenizi çok beğendim. Tebrikler.

10 Aralık 09 Saat 01:07

Yorum Yapın

İsim (*Gerekli)
E-Posta (*Gerekli)
Site
Yorumunuz

*