
Kurtuba… Zihin dünyamızda keşfedilmeyi beklenen bir nutfe… Yüzlerce kütüphanenin oluşturulduğu, en ince mimari estetik ile yapılmış yüzlerce caminin, sarayın yapıldığı, hadis, tefsir, kelam, astronomi, matematik, botanik, filoloji, mimari, tıp, eczacılık alanlarında binlerce âlimin yetiştiği, bir o kadar eserin üretildiği, yüzlerce medresenin kurulmuş olduğu İslam Medeniyetinin gözü yaşlı beşiğidir Endülüs. Endülüs Tarihi kitabının yazarı Ziya Paşa, sadece Kurtuba şehrinde 200.000 hane, 600 cami-i şerif, 500 hastane, 800 medrese, 9 hamam bulunduğunu belirtir. Nüfusun da buna göre tahmin edilebileceğini ifade eder.
Medreseleri, eserleri, kütüphaneleri, kervansarayları, sokakları, mimari estetikleriyle yaptıkları sarayları ve camileriyle ile Batı’nın 700 yıl sonra ulaşabildikleri imkânları, düşünsel açılımları, Kurtuba’da yükselen Endülüs Medeniyeti o dönemde yakalamıştı. “Convivencia” yani insani değerlere bağlı kalarak yaşama sanatının tarihte en güzel örneğini uygulayan Endülüslü Müslümanlar, üç asır boyunca içinde yaşadığımız medeniyetin anneliğini yapmıştır. Müslümanların gayrimüslimlere hoşgörülü davranışları konusunda Batılı bir düşünür olan Chatfield şunları söylemektedir: “Araplar, Türkler ve başka Müslümanlar, Hıristiyanlara karşı batılı milletlerin, yani Hıristiyanların uyguladıkları muamele ve gaddarlığın aynısını yapmış olsalardı, bugün Doğu’da tek bir Hıristiyan bile kalmazdı.” Cervantes de şöyle Endülüslüler hakkında izlenimi şöyledir: “Mağriplilerden çok dostum oldu. Bence İspanya’ya doğru düşünmeyi öğreten onlardır!”
Arapların ve Asyalı göçebelerin oluşturduğu Endülüs Emevileri 756’dan 1031’e kadar iki yüz yetmiş beş sene büyük bir devlet olarak hüküm sürdüler. İbn Haface’nin Divanı’nda geçen şu dizeler bu medeniyetin parlak günlerine dair söylenmiştir: “Ey Endülüs sakinleri! Ne mutlu size ki sulara, nehirlere, ağaçlara ve gölgelerine sahipsiniz. Cennet bahçesi sizin diyarınızdan başka bir yerde değil ve şayet seçebilecek olsaydım, bu diyarda kalmayı seçerdim. Yarın cehenneme düşmekten korkmayın, çünkü cennet nimetlerini tatmış olan hiç kimse ateşe sokulmamıştır.”
İslam kültür ve medeniyetinin batıya açılan kapısı: Endülüs
Miladi 710 yılına kadar Kuzey Afrika’nın birçok bölgesini kontrol altına alan Müslümanlar, Akdeniz’i aşarak Avrupa topraklarına geçmişler, Tarık bin Ziyad’ın öncü birliğiyle İspanya topraklarına ayak basmışlardı. Müslümanlar karşılarına çıkan Rodrigo komutasındaki Vizigot ordusunu mağlup ederek, Malaga, Elvira, Cordoba ve Vizigotların başşehri Toledo’yu ele geçirdiler. Diğer tarafta Musa b. Nusayr da 712 yılında Kuzey Afrika’dan ordusuyla harekete geçerek Sevilla, Carmona, Niebla, Meyrida gibi önemli İspanyol merkezlerini zapt edip Toledo’da Tarık Bin Ziyad ile birleşir. Bu iki gücün birleşmesiyle bir yıl içinde Leon, Galicia, Lerida, Barcelona ve Zaragoza şehirleri ele geçirilerek, Endülüs’te Batı Avrupa’yı hedef alan yeni akımlar başladı.
I. Abdurrahman sürgününde Kurtuba’ya gelmiş ve Endülüs Emevi Devletinin başkenti olarak da Kurtuba’yı seçerek etkisi yıllarca sürülecek, Muhyiddin İbn Arabî, İbn Cebirol, İbn Bâcce, İbn Tufeyl, İbn Rüşd gibi büyük düşünürlerin, filozofların yetişmesine ortam sağlayacak bir medeniyet inşasına başladı.
Maria Rosa Menocal, Etkileşim Yayınları’ndan çıkan “Dünyanın İncisi Endülüs Modeli” adlı kitabında Endülüs Medeniyetinin gelişme aşamasını şöyle ifade ediyor: “Görkemli Kurtuba şehri ve bu şehri başşehir yapmış olan Endülüs yönetimi, Batının kültürel, maddi ve entelektüel refahının kara deliğini doldurmuştu. 1000 yılını izleyen ilk asır içerisinde her türden yan yollar açılacak ve nasıl bir yaşamın var olabileceği ve bir kültürün neler elde edebileceği ile ilgili olarak dikkatler uzak kuzeydeki eteklerde yer alan toprakların dış köşelerine ulaşmaya başlayacaktı.” (Dünyanın İncisi Endülüs Modeli, Maria Rosa Menocal, s. 37, Etkileşim Yay.)
Washington Irwing, Arapların ve Asyalı göçebelerin Endülüs’e gelmeleriyle, Endülüs’e doğunun hikmet ışığını saçtıklarını, diğer memleketlerin solgun talebelerinin Araplardan ilim tahsil ettiklerini, derin antik bilgileri öğrenmek için Toledo, Kurtuba, Sevilla ve Gırnata Üniversiteleri’ne devam ettiklerini belirtir. (Elhamra Endülüs’ün Yaşayan Efsanesi, Washington Irwing, İz Yay.) Irwing, eğer Arapların ve Asyalı göçebelerin oluşturduğu büyük ordunun Endülüs’ü fethederken Tours Ovaları’nda durdurulmamış olsalardı, bugün Paris ve Londra’nın mabetlerinde ‘hilal’in yükselebileceğini ifade eder. Sezai Karakoç da Çıkış Yolu I adlı kitabında Washington Irwing’in tespitine nazaran şu önemli tespiti yapar: “Endülüs bizden imdat istediği zaman, biz henüz Akdeniz hâkimiyetini bile kurmuş değildik. Eğer Timur’un Anadolu’yu istilası olmasaydı, İstanbul’un fethi daha önce müyesser olacak ve Endülüs’ün imdadına yetişecektik. Endülüs’ün imdadına yetişseydik ne olurdu? Bu, tarihin toptan değişmesi olurdu. Çünkü Endülüs Avrupa’nın batısındaydı, Osmanlı ise doğusunda: Avrupa iki taraftan kıskaç altına alınmış demekti. Bir medeniyet, yani bizim medeniyetimiz, İslam medeniyeti Avrupa’yı doğudan ve batıdan kuşatmış durumdaydı. Ve bu medeniyet, bir gün belki orta yerde. Viyana’da buluşacaktı. İşte o zaman tarih tümüyle değişecekti.” (Çıkış Yolu 1, Sezai Karakoç, Diriliş Yay., s. 65)
Hikmet kıvılcımları
Kurtuba’da düşünsel planda yükselen Endülüs medeniyeti, filozofların din ve bilimin, akıl ve imanın birbiriyle uygunluğu hakkında çalışmalar yaparak, eserler vermesine şahit olmuş. Hür düşüncenin gelişmesine zemin hazırlanmış ve ilmin ve hikmetin doruk noktasına tırmanılmaya çalışılmış.
Yetiştirdiği sûfî, filozof, muhaddis, âlim ve ilim adamlarıyla yüzyıllar boyu ilim ve kültür merkezlerinin, düşünce dünyasının kandili olmuştur. Din ilimlerinde özellikle fıkıh, hadis ve tefsir alanlarında yetişen âlimler, muhteşem bir kültür mirası bırakmışlardır. Eserleriyle muhaddis ve ilk fakihlerden Bâki b. Mahled Kurtubî ve Muhammed b. Vaddah ile Muhammed b. Abdusselam el Huşeni dikkat çekmişlerdir. Muhyiddin İbn-i Arabî, Muvahhidun döneminde İspanya’da doğmuş bir Endülüslü âlim olarak, metafizik, kozmoloji, ahlak, İslami ilimler, psikoloji gibi çok geniş bir perdede eserler vermiş, “Vahdet-i Vücud Teorisi”ni sistemleştirmesi ve böylece kendinden sonrakiler için büyük bir kolaylık sağlaması ile kendinden sonraki gelenlere ışık olmuştur. Endülüslü astrolog Zerkali, Toledo’da bir rasathane kurmuş ve eserleriyle bu uzay biliminde öncülük etmiştir.
Batıda “abubacer” adıyla bilinen İbn Tufeyl, İşraki felsefesinin Endülüs’teki en önemli temsilcilerindendir. Uğraştığı ve önemli eserler verdiği başlıca konular, tıp felsefe ve gökbilimi idi. Günümüze ulaşan ve bütün dünyada tanınmasını sağlayan eseri ise Hayy bin Yakzan ya da diğer adıyla Esrarü’l-Hikmeti’l-Meşrikiye’dir. Issız bir adada büyümüş olan Hayy İbn Yakzân adındaki bir çocuğun büyüyüp düşünmeye alıştıktan sonra, akıl ve sezgi yoluyla Tanrı’ya ulaşabileceğini Hayy İbn Yakzân adlı felsefî romanında göstererek, Batının Robinson’ununa ilham vermiştir. Dünya da felsefi romanın ilk örneği ve ilk “robinsonad” olan Hayy bin Yakzan, 14. yüzyıldan başlayarak dünyanın bütün belli başlı dillerine çevrilmiş, başta Robinson Crusoe’nun yazarı Daniel Defoe olmak üzere birçok Batılı sanatçı ve düşünürü etkilemiştir. İbn Cübeyr, Endülüs asıllı şair ve yazar olarak ün yapmıştır Kurtuba’da. Tarih felsefesinin hatta sosyolojinin kurucusu olarak görülen Endülüslü filozof İbn Haldun, Tunus’ta doğmuş ama İspanya’daki son Müslüman krallığı olan Gırnata’da, Endülüs Medeniyeti’nde çalışmalar yapmıştı.
Medeniyetin temeli atıldı Kurtuba’da. İlmin kapısı, irfanın kapısı, aralandı; hikmet evi oluşturuldu adeta. Yine ünlü Arap filozofu, tasavvuf felsefesinin kurucusu İbn Messere Endülüs asıllıdır. Tarihçi, tıp âlimi ve ediplerinden İbn Hâtime, tıp âlimi İbn Zühr, ilim dünyasında tarımdan bahseden ve sadece İslam âleminde değil, bütün dünyada kendi sahasında kullanılan “Kitab-ül Felaha”nın yazarı botanik âlimi İbn Avvâm Endülüs âlimlerindendir. İbn Rüşd’ün takipçisi Endülüslü filozof Musa bin Meymun’dan ve İbn Bâcce’den etkilenenler arasında Albertus Magnus, Duns Scottus, Spinoza ve Immanuel Kant, Kastilya Leon Kralı X. Alfonso, Dante, Bacon gibi isimler sayılır. Ziya Paşa’nın şu mısraları meşhurdur: “Ger Endülüs olmasa ziyâdâr / Kim Avrupa’yı ederdi bidâr.” (Eğer Endülüs ışık saçmasaydı, Avrupa’yı bilgisizlik uykusundan kim uyandırırdı?)
Maria Rosa Menocal, ortaçağda kullanılan “Dünyanın İncisi” tabirinin Endülüs için kullanıldığını belirtip, gerçekten de Endülüs’ün romancılara ilham kaynağı oluşturduğunu ifade eder. Doğal güzellikleri, bilimsel buluşları, manevi dinamikleri ve beraber yaşama kültürleriyle bütün dünyanın gıpta edeceği görkemli bir medeniyetin inşa edildiği Endülüs’ün sırlarını dile getirir kitabında. Birkaç dinin bir arada yaşandığı coğrafyada, kültür ve medeniyetin Müslümanların önderliğinde nasıl bir arada barış, mutluluk ve refah kazandırdığına dair analizleri, kitabı Endülüs kitapları arasında farklı bir yerde konumlandırmamıza sebep oluyor. Menocal, aslında sadece analiz etmiyor, analiz ederken de duygularını, o ana yaptığı yolculuğu kelimelerin ruhuna katıyor. İnsan okudukça Endülüs’te yaşıyor, nefes alıyor, medeniyet ve kültürün doruklarında bulunmanın mutluluğuyla soluyor. Endülüs okurlarına duyurulur.
http://milligazete.com.tr/makale/dunyanin-incisi-endulus-178787.htm
Yunus Emre Tozal
8 Ekim 2010, Milli Gazete


Yorum Yapın