13
Tem

Ezan’ın başına gelenler

   Yazan: Yunus Emre Tozal   Kategori tahlil

Tarih 16 Haziran 1950’yi gösterdiğinde, hafızalardan silinmeyecek, hep hatırlanılacak ve o ana şahit olanların ağzından o anki hislerini ve duygularını nesilden nesile, kuşaktan kuşağa aktarılacağı Arapça ezan okuma yasağının sonlanması, bu topraklarda fikir hayatında büyük değişim ve dönüşümlerin yaşandığı bir zamanda gerçekleşmiştir. Keskin bir bıçağın darbesi gibi ikiye ayrılan Türkiye’ de, Batı ile aradaki uçurumu kapatma amacıyla “muasır medeniyetler seviyesini yakalamak” olarak ifade edilen köklü değişimler, halkı köküyle olan bağıntısını kesmiş, Tanzimat döneminden başlayan bir sürecin sonu felaketlerle kapanmıştır.

Heidegger “Dil oluşun/varlığın evidir” derken, her insanın varlıkla kuracağı ilişkinin boyutundaki aşkınlığın ontolojik bağıntısının dil üzerinden temellendirilebileceğini söylemiş, Borges de bu durumu şöyle ifade etmiştir: “Her dil bir gelenek, her kelime kabullenilmiş bir simgedir.” Yazarların, şairlerin, filozof ve düşünürlerin kendi dillerinde yazdıkları eserler, şimdilerde kültür ve dil kozasının ördüğü anlam dünyasındaki zirve isimlere bakalım. Dante’nin İtalyancada, Yunus Emre’nin Türkçede, Goethe ve Kant’ın Almancada, Tolstoy ve Dostoyevski’nin Rusçada nasıl zirve eserler verdikleri ortadayken, Türk aydınının diliyle olan bağının kesilmesi, dilin kendisinin getirdiği muhafazakârlığın da kesilmesine sebep olmuştur.

Osmanlı münevverlerinin belki de ilk defa kendilerini ciddi olarak sorguya çektikleri, Tanzimat Fermanı’yla başlayan Batının hâkim paradigmasının devşirilmeye başlandığı dönemlerden, köklerle olan bağın kesilmeye başlandığı cumhuriyet yıllarına kadar, farklı inanç sistemleri arasında taraf değil hakem olması gereken ama halkıyla karşı karşıya kalan sözde laik devletin, hummalı faaliyetlerle yıllardır İslamiyet’i tanzim etmeye çalışması, halkı devletten soğutmuştur. 1932’den başlayıp 1950’de sona eren Arapça ezan okuma yasağı, Hıristiyan ve Yahudilerin ibadetlerinin hangi dilde olacağına ilişkin bir zorlamanın var olmamasıyla bile kıyaslanamayacak bir özgürlük ihlalinin eşiğinde, cumhuriyet döneminin en keskin hamlelerinin içinde en başta bulunan, kökle olan bağı kesme girişimidir.

Can Dündar’ın bildirdiğine göre Ayasofya’da Türkçe Kuran okunduğu gece Atatürk, hafız Sadettin Kaynak’ı yanına çağırır. Tarih 3 Şubat 1932’dir ve ertesi gün Ramazan ayının son cumasıdır. Atatürk, elindeki Kuran tercümesinden bir hutbe konusu seçer ve Hafız Sadettin’e verirken “Katiyen sarık istemem” der: “İşte bu gece giymiş olduğun elbise ile başı açık olarak okuyacaksın. Fakat hava soğuktur, paltonu giyebilirsin.” Atatürk ile ne kadar uzak olduğumuza dikkatleri çeken Can Dündar, Atatürk’ün bu ülkede sadece yüksek bir heykel olduğunu ifade eder. Atatürk daha hayattayken Türkçe ezan okunması uygulamasına büyüyen tepkiler, Bursa’da küçük çapta bir isyana dönüşür, namazı da Türkçeleştirmeyi düşünen Atatürk, çevresindekilerin ısrarıyla bu düşüncesinden vazgeçer.

Batının hâkim paradigmasını kendileri için bir “mutlak haline getiren, toplumu özelde de dili geçmişinden soyutlayarak düzenlemeyi savunan dönemin entelektüelleri, Prof. Dr. Çetin Özek’in de belirttiği üzere, İslamcı-gelenekçi kitlenin varlığı yok sayılarak bir siyasal düzenlemenin yapılamayacağını, geç de olsa anlamış ama devletin laiklikte başarıya ulaşamadığı gibi devletin toplumla giderek arasının açılmasına da mani olamamışlardır.

Bir devrin yazılamayan gerçekleri: medeniyet cinayeti

29 Ocak 1932 tarihinde, bir ramazan ayında başlayan dinde reform girişimlerinin bir parçası olan Türkçe Ezan, ilk kez Hafız Rıfat tarafından Fatih Camii minaresinden seslendirilmişti. Aslında Osmanlı münevverlerinin Batılılaşmayı savunan kesimin son 200 yıldır istediği şey de reformdu ve cumhuriyet değişim ve dönüşüme kapı aralayacak, reformları hayata geçirmek için oldukça elverişli bir zemin hazırlamıştı. 1932 Ramazanına kadar çeşitli yıllarda nabız yoklamayla yapılan denemeler, 1932 ramazanında fiilen uygulamaya konulacak, Ezanı Muhammedi ile birlikte salâvatlardan tekbirlere Arapça dili yok yasaklanacaktı. Bir medeniyet cinayeti işleniyordu. Program çerçevesinde ilk Türkçe Kur’an için Yerebatan Camii (22 Ocak 1932), İlk Türkçe Ezan için Fatih Camii (29 Ocak 1932) İlk Türkçe Tekbir için Ayasofya Camii -şimdi ibadete kapalı- (4 Şubat 1932) ve İlk Türkçe Hutbe için de Süleymaniye Camii (5 Şubat 1932) seçilmişti. Aslında Arapça Ezan okuma yasağı sadece ibadetin dilinde görülmeyecek, giyimden kuşama, medeni hayattan, sokaklara, harften kanunlara kadar her alanda kendini gösterecek, İslamiyet devlet eliyle tanzim edilecekti. Zaten ilk Türkçe hutbeyi Süleymaniye’de seslendiren Hafız Sadettin Kaynak’ın fraklı ve başı açık, cemaatin de fötr şapkalı olması bunun açık göstergesiydi. Türkçe Ezan uygulaması 18 yıl aradan sonra, Demokrat Parti (DP)’nin iktidara geldiği 14 Mayıs’tan sadece 1 ay sonra 16 Haziran 1950 tarihinde sona ermişti.

Mustafa Armağan’ın Timaş Yayınlarından yayımlanan son kitabı “Türkçe Ezan ve Menderes & Bir Devrin Yazılamayan Gerçekleri”, Arapça ezan okunmasının yasaklandığı yıllardan, Tekbirlerin Türkçeleştirildiği, hatta cenaze ve Cuma salalarının bile Türkçeleştirildiği dönemlere kadar hafızalarda kalan hatıralardan, mektuplaşmalardan ve kayıtlı belgelerden oluşan önemli bir kitap. Dönemin imamlarından aydınlarına şahitlerin dilinden hazırlanan kitap, ülkenin dört bir tarafında 16 Haziran 1950’de Arapça okunacak ikindi namazı anındaki duyguları, hissiyatı ve yaşanan hatıraları dile getirerek o anki heyecanın ne kadar büyük bir heyecan olduğunu hatıralarla naklediyor. Ağlamaktan ezan okuyamayan müezzinlerden, bazı camilerde gözü yaşlı müezzinlerin üst üste iki hatta üç defa okunan ikindi ezanları, ülkenin dört bir yanında halkın hüngür hüngür ağlayışına vesile olmuş. Bursa’da bir camiide 7 defa İkindi ezanı okunduğu söylenir. Hele hele Sultanahmet Camii imamı ve bestekar Saadettin Kaynak’ın 16 şerefeye 16 güzel sesli müezzini bulup çıkararak ezanı sırayla okutturması, yarım saat sürmüş, yarım saat insanlar şaşkınlıkla ve sevinçle avluda oturup ağlaya ağlaya göklerde dalgalanan ezan-ı Muhammedi ile kendilerinden geçmişler

16 Haziran 2009’da kendi internet sitesinde (mustafaarmagan.com.tr) okurlarının katkısıyla geleceğe dönük bir araştırma-soruşturma çalışmasına başlayan Armağan, tekrardan Arapça ezan okunmaya başlamasının 60. yılında yayınlanmak üzere bir proje geliştirmiş. 6 Haziran 1950 gününü hatırlayan insanları bularak onlarla konuşacak ve konuştuklarını metne çevirerek Mustafa Armağan’a yollayacak okurlar, kitabın da oluşma safhasında Armağan’a yardımcı olmuşlar. Okurlar, şu üç soruyu o günü yaşayan büyüklerine ve tanıdıklarına sormuşlar:

“1-) Türkçe ezan uygulandığı zamanla ilgili neler hatırlıyor? İnsanların bu uygulamaya tepkileri var mıydı?

2-) Arapça ezan beklentisi DP’nin iktidara gelmesiyle nasıl arttı?

3-) İlk Arapça ezan okunduğu sıradaki duygu ve hatıraları nelerdir?” (sayfa 19)

Çalışmanın tamamen gönüllü bir şekilde hazırlandığı için, toplumun hemen hemen her kesiminden farklı yaş, eğitim, hayat ve gelir gruplarından insanın bu çalışmada katkısının bulunduğunu söyleyen Armağan, çalışmaya katılanlar arasında ömrü sadece köyünde geçmiş bir imamdan tutun, iş adamlarından, prof.lerden cumhurbaşkanlığı makamına kadar yükselenlere kadar 1940-1950 arasını, özellikle de 16 Haziran gününün bir tek kare fotoğrafını çekme imkânını verdiğini ifade ediyor. Akademik bir kitap olmadığını ama akademik hazırlansaydı eğer bu kadar doğal, sıcak ve samimi olamayabileceğini hatırlatan Armağan, nitelikli ve geniş ölçekli bir araştırmadan ziyade anı ve hatıralarla işin ihlâsının kaçmaması sebebiyle böyle bir metotla oluşturmuş kitabı.

Osmanlı’dan Cumhuriyete, Cumhuriyetin ilanından bugüne, dine müdahalelerin temelinde hangi unsurların yer aldığını, modernleşme ve batılılaşma hareketiyle başlayıp Cumhuriyetle hızlanan ‘dinde reform’ ya da ‘dinin millileşmesi’ projesini toplumun farklı kesimlerden dinleyecek, o süreçlerdeki değişim-dönüşümleri farklı kesimlerin dilinden yapılan söyleşilerde okuyarak hangi duyguların yaşandığına sizler de şahit olacaksınız.

http://milligazete.com.tr/makale/ezanin-basina-gelenler-170031.htm

Yunus Emre Tozal

13 Temmuz 2010, Milli Gazete

13 Temmuz 2010, 02:05 tarihinde tahlil kategorisi altında yayınlandı. Bu yazıya yapılacak yorumlardan haberdar olmak için RSS 2.0 beslemesini kullanabilirsiniz. Yorum yapabilirsiniz, veya kendi sitenizden geri izleme yapabilirsiniz.


2 comments so far

hatice
 1 

Ezanın Türkçeleşmesinin yanısıra namazlarda da Türkçe okunması konusunda Mustafa Kemal’in çabasının hikayesini bir de Dücane Cündioğlu’nun ‘Akif’e Dair’ ve ‘Bir Kuran Şairi Mehmed Akif Ersoy’ kitabından okunmasını tavsiye ederim.
İslamın anlaşılamayacağı kaygısı güden Mustafa Kemal’in bu çabası çok manidar gerrçekten…

Nedendir bilmem bu bana Akif’in Kuran meali için Türk düşmanı Reşit Rıza’ya meali neşredip etmeme konusunda gidip danışmasını anımsattı.

13 Temmuz 10 Saat 12:03
Yunus Emre
 2 

Teşekkür ediyorum yorumunuz için,
Evet, bu topraklarda Cengiz Aytmatov’un deyimiyle bir mankurtlaştırılma, değersizleştirilme operasyonlarının sürdürüldüğü, hâlâ da sürdürülmek istendiği bir gerçek.
Bir insanın en önem verdiği, tabiri caizse hayatı boyunca boynunda taşıdığı değerleriyle alay etmenin, değiştirmenin bir manası da güç ve gövde gösterisi olsa gerek. “Biz o kadar güçlüyüz ki, senin manevi değerlerinle bile alay edebiliriz…” demenin mantığı nasıl izah edilebilir?
Bir millete kendi değerlerine nasıl küfrettirilebilir?
Meseleyi anlamak açısından bu soruların cevabı mühim…
Dante’nin İtalyancada, Yunus Emre’nin Türkçede, Goethe ve Kant’ın Almancada, Tolstoy ve Dostoyevski’nin Rusçada nasıl zirve eserler verdikleri ortadayken, Türk aydınının diliyle olan bağının kesilmesi, daha iyi eserler vermesi için miydi sanki? Dili öldüren, o dili oluşturan medeniyeti ve kültürü de yok etmiştir. Nitekim yok ettiler.

13 Temmuz 10 Saat 21:22

Yorum Yapın

İsim (*Gerekli)
E-Posta (*Gerekli)
Site
Yorumunuz

*