12
Tem

Fatih Andı ile Söyleşi

   Yazan: Yunus Emre Tozal   Kategori söyleşi

fatih andı

Söyleşi: Yunus Emre Tozal & Zeynep Elbasan

Hocam okumak insanoğlunun en önemli eylemlerinden biridir. Kendini okumak, kâinatı okumak, hayatı okuyabilmek… Okumak, Yunus Emre’nin ifadesiyle “İlim ilim bilmektir/İlim kendin bilmektir/Sen kendini bilmezsen/Bu nice okumaktır”. Okumayı insanın kâinatla ilişkisi içerisinde nasıl tanımlıyorsunuz? Okumak-anlamak çerçevesinde neler söyleyeceksiniz?

F.Andı: Öncelikle okumakla “anlama”yı birlikte düşündüğümüzde okumak anlamlı bir iş haline geliyor. Yoksa okumak hamallıktan ibaret bir durum arz ediyor. Hemen söyleyelim, öyle insanlarla karşılaşmışızdır ki deliler gibi okurlar, ama birer çıkmaz sokaktırlar; okuduklarını özümseyip, kendilerine mal edip yeniden özgün bir yoruma dönüştüremeyen birçok insan vardır. Her boş zamanlarında okurlar ama onları okumayandan farklı kılan bir rengi, bir kumaşı, bir kaliteyi onlarla konuştuğunuzda bulamayabilirsiniz. Böylesi bir okuma şekli de okumaktır ama bir reflekse, bir alışkanlığa dönüşmüş bir okumaktır. Doğrusu bunun olumlu bir okuma şekli olarak görülmediği aşikâr. Asıl okumanın anlam kazandığı durum, sizin sorunuzda eşleştirdiğiniz okumak ve anlamak. Çünkü anlamak insanı genişleten; insanın zekâsını, kapasitesini, kimliğini bütünüyle kendisini oluşturan önemli eylemlerden birisi. Bu noktadan baktığımızda okumak bize verilen o akıl dediğimiz üstünlük donanımını kullanabilme becerisi. Biz hepimiz bir ‘ben’ kodlamasıyla varız, öyle değil mi? O ben dediğimiz şey,  dış dünyaya dair tüm yorumlarımız bir bakıma. Ben dediğimiz şey sizin de belirttiğiniz gibi en geniş anlamda kâinat hakkındaki tasavvurlarımız. Bizi bir başkasından ayırt eden bu ‘ben’, ‘şahsiyet’ yani. O zaman bu şahsiyetin nasıl örüldüğü, hangi alanlara duyulan ilgilerle örüldüğü de önem kazanıyor. Bu noktada eğer ben bir şahıs olarak tek başıma başkalarının ilgilerini, bilgilerini, hayat ilmeklerini itibara almadan, onları önemsemeden, onları da kendi depomda biriktirmeden tek başıma giderim, hayatı algılar ve dört başı bayındır yaşarım dersek, orada bir sınırlayıcılık söz konusu olur. Çünkü ben bir kişiyim; tek bir zekâm var, tek bir idrâkin sahibiyim. Dışarıdan evreni bir kişi olarak algılıyorum. Fakat bu yetmeyince bana, ister istemez benim gibi başkalarının da hayat-evren-ahiret tasavvurlarına ilgi duymak zorundayım. Bu, bana çeşitli yollardan gelir. Sohbetler, görsel iletişim imkânları vs. bunun bir yoludur. Fakat yazının icat olduğu en eski dönemlerden beri, en klasik, en kalıcı yollardan birisi de yazılı iletişimdir. Bu da okumayı çıkarır karşımıza. Yani okumak bir birey olarak benim başka insanların dünyasını da kendi dünyama katarak sınırlarımı genişletme ve zenginleşme eylemimdir. O zaman benim önüme okyanuslar açılır. Okumayı böyle gördüğümüzde insanoğlunun okumaktan daha anlamlı bir faaliyet icat ettiğini söylemek biraz zor gibi geliyor.

Her âdem bir âlem gibi…

F.Andı: Şunu hemen söylemek istiyorum. Okumak insanın ontolojik yapısını, benlik duygusunu bu kadar beslediği ve hatta değiştirdiği içindir ki bizim dinimiz ilk emir olarak ‘okumayı’ tavsiye ediyor. İnanmak bile okumaktan daha sonra geliyor. Önce oku, kavra! Yani bil! Sonra inanırsın zaten ona.

Okumak başka insanların dünyasını da kendi dünyama katarak sınırlarımı genişletme ve zenginleşme eylemimdir.

O zaman Konfüçyüs’ün ‘Cahillik saadettir’ söylemine katılmıyor musunuz hocam?

(Gülüşmeler)

F. Andı: Keşke daha az şey okuyup, daha az şey bilip, daha az şey düşünebilseydim dediğimiz zamanlar hepimiz için vardır. Ama bu birazcık hani kuyruğu sıkışınca miyavlayan kedinin çaresizliğinden öteye bir şey gibi gelmez bana. Evet, az şey bilen çok basit şeylerle mutlu olabilir ama onun mutluluğu da küçük ve basittir. Eğer size küçük ve basit mutluluklar yetiyor ise cahilliği tercih edersiniz. Küçücük, sığ bir ömrü, kendi daracık sınırları içerisinde yaşayıp bu dünyadaki sürenizi tamamlayıp gidersiniz. Oysa hayat bu kadar değil ki… Hayat, bu algılayışın dışında, olağanüstü zengin açılımlarla bize bahşedilmiş bir büyük nimettir. Ne kadar çok kavrarsak o kadar çok ufkumuz genişliyor, ufkumuz ne kadar çok genişler ise o kadar çok zenginleşiyoruz, hayattan aldığımız tat büyüyor, birikim çoğalıyor. İşte okumak bu büyümeyi ve çoğaltmayı sağlayan yollardan birisi, belki de birincisi… Bir cahilin hayatındaki sığ mutluluklara nazaran, okumakla çoğaltılan ve genişletilen, dolayısıyla “farkına varılan” hayatın mutlulukları da çoğalıyor oransal olarak.

Okumak bize bir sorumluluk da getiriyor. Bu sorumluluklarla birlikte bir takım sıkıntılar ve acılar da geliyor. Ama o acılarla baş edebilmek de ancak okuyan veya hayat karşısında bilgisini çoğaltan insanların işi. Bilgiyle donanmış kafa her durumda bir çare, bir imkân oluşturabilme silâhını da kuşanıyor.

Peki, okuyan bir insan okumayan cahil bir insanın omzundaki yükü de mi taşıyor? Sorumluluk böyle bir şey mi?

F. Andı: Dolaylı olarak elbette böyle. Yani siz ne kadar çok bilgi yüküyle yüklüyseniz, bunu daha da özele indirgeyelim: ‘hayat bilgisi’ ile –hoşuma giden bir nitelemedir bu- ne kadar çok ilgili iseniz, sizinle birlikte yaşayan, var oluşları sizinle irtibatlı olan, fakat sizin kadar hayat karşısında güçlü olamayan insanların da sıkıntılarını ya giderme yahut paratoner gibi onların üzerinden alıp bertaraf etme erdemini de taşıyorsunuz. Bu önemli bir insanî görevdir aslında. Sizi onlardan üstün kılan da zaten budur. Yanı başınızdakinden bu şekilde üstün oluyorsunuz. Sizi onun için sayıyorlar, seviyorlar, sıkıştıklarında size onun için geliyorlar. Buna değmez mi? Hayata nasıl baktığınızla ilgili yani, bir tarafta bu var, öbür tarafta basit, sığ bir şekilde bir hayatı dar sınırlar içerisinde götürmek var.

Sanat, insan aklının hayatı güzelleştirme çabasıdır.

Hocam bir de denemelerinizi içeren bir kitabınızın ismine atfen ‘hayata edebiyatla bakmak’ da var. Susan Sontag ‘Edebiyat özgürlüktür.’ diyor. Öyleyse hayatın güzelliklerini anlamada edebiyatın işlevi ne oluyor?

F.Andı: Aklıma Cenap Şahabettin’in bir sözü geldi: ‘İnsan, mizacını mesleğine de yansıtır. Matematiği zorlaştıran biraz da matematik hocalarının tabiatıdır’ diyor. Bana kalırsa Cenap Şahabettin dürbünün ters tarafından bakmış. Ben, doğru tarafından baktığımı iddia ediyorum. Benim varoluşum veya meslek olarak edebiyat bilimini seçişim bir akademisyen olarak edebiyatı zorlaştırmıyor elbette. Edebiyata bir tarz, tavır da vermiyor. Hayata edebiyat ile bakabilmek mümkün. Her ne kadar edebiyata hayattan bakabilmek de önemliyse de ben denklemin bir tarafını aldım “Hayata Edebiyatla Bakmak” başlığında. Hemen şöyle söylemek istiyorum: Hayata edebiyat ile bakmak bir zenginliktir, bir yorumdur fakat edebiyata hayatın içinden bakmak da önemlidir. Edebiyatı hayattan kopuk, soyut bir takım kavramların tartışıldığı yalnızca estetik ilgilerin dar alanında, toplumdan, insandan kopuk bir takım maceraların peşinden yüründüğü bir alan gibi görmek de yanlıştır. Sorunuza gelirsek eğer, yirmi küsur yıldır akademik bir ilgi doğrultusunda edebiyatla ilgilenen birisiyim. İster istemez edebiyat nedir, ne değildir, edebiyat bana ne verir diye insan zaman zaman düşünüyor. Akademik, kuru, nötr ilgilerin dışında edebiyatın bana özgün, sıcak bir bakış getirisi olmalıdır. Ben edebiyatı sevdiğim için bu alana adım attıysam, edebiyat sanat olarak da beni beslemelidir. Hepimizin kaybetmemesi gereken öz, edebiyatın bir sanat olarak bizi beslediğidir. O güzellik ilişkisi dediğiniz de burada devreye girer. Edebiyat her şeyden önce bir sanattır. Ve sanat, insan aklının hayatı güzelleştirme çabasıdır. Sanatın eski çağlardan günümüze en kalıcısı, en hâkim olanı edebiyattır. Hâlâ hükümranlığını güçlü olarak sürdürmektedir. Edebiyat ne yapıyor? Bir: Hayatı yorumluyor. Nasıl yorumluyor? Güzel bakış ile güzelliği seçip çıkararak yorumluyor. İkincisi, edebiyat bize hayatı fark ettiriyor. Ben bir duvar yazısından hatırlıyorum: ‘Hayatımız yaşamakla geçiyor.’ diye bir cümle idi. Edebiyat, hayatı yaşamakla geçen insanlara, hayatın nerelerinin daha da farklı yaşanabileceğini fark ettiriyor. Hayatın yalnızca “yaşamak”tan öte anlamları olduğunu fark ettiriyor.

Nüansları hatırlatıyor.

F.Andı: Nüansların öne çıkarıldığı bir hayatı edebiyat bize sunuyor. O zaman başka insanların hayat yorumları ile büyümeye, zenginleşmeye başlıyor, birden bire arkamda beni destekleyen yazarlar, sanatkârlar, edebiyatçılar ordusunun gözü ile bakmaya başlıyorum hayata. Ee bu da benim hayatın güzelliklerini görüp, algılayıp, doymama ve onlarla donanmama müthiş bir katkı sağlıyor.

Orhan Pamuk’un dediği üzere ‘Edebiyat kendi hikâyeni başkalarının hikâyesiymiş gibi anlatmak ya da başkalarının hikâyesini kendi hikâyenmiş gibi anlatmak sanatıdır.’ Buna katılıyor musunuz?

F.Andı: Elbette, az önce dediklerimle örtüşüyor bu yorum. İnsan hikâyesi olan canlıdır. Yalnızca insanların hikâyesi, bu yüzden de tarihi vardır. Hayvanlar ve diğer canlı âlemin de şüphesiz tarihi vardır, ama onlar bunun farkında değildirler. Onların tarihi yahut hikâyesi bile insanlar tarafından idrâk edilen bir hikâyedir. Hayat dediğimiz alanı yapan şey biraz da bu hikâyelerin genel toplamı değil midir? Öyleyse hayatı anlatan bir edebiyat, bu hikâyelere sırtını dönemez.

Roman, edebiyatımızın en hâkim türü olmaya gidiyor. Çünkü hayatımız ‘romanesk’leşiyor.

Gençlerin edebiyat algısı hakkında da bir sorumuz olacak size. Geçmişte gençlerin edebiyata ilgisi çoğunlukla şiir üzerinden başlardı. 2000’li yıllarda ise genç edebiyatçıların kaleminden çıkan cilt cilt romanlara rastlıyoruz. Edebiyat ve kültür hayatındaki bu dalgalanmanın sebebi sizce nedir?

F.Andı: Keşke roman üzerinden oluşsa. Ben daha fecisini düşünüyorum, giderek öğrenim çağındaki gençlerde fen bilimleri ile kurulan ilginin edebiyatın önüne geçtiğini görüyorum. Günün maddî kazanca endekslenmiş dünyasında, edebiyattan hoşlanmayan, şiirden hoşlanmayan bir nesil gitgide artarak hayata katılıyor. Edebiyatın kaç para ettiğini sorguluyor herhalde genç, kafasında. Bu, çok ürkütücü bir durum. Bunu bir kenara bırakırsak, hani denilir ya her üç Türk’ten birisi şairdir diye. Öyleymiş bir zamanlar. Ama giderek bu oran roman lehine değişiyor. Ama bence bu değişme doğrudan doğruya bir edebî ilgi, estetik dürtü ile olmuyor maalesef. Eskiden gençler şiire neden ilgi duyarlardı? İşte aşk, içlerindeki yaşama heyecanı, hayatı kuşatabilme çabası, hayat karşısındaki iddialı duruş vs. onları şiire yöneltirmiş. Şiir çok daha romantik bir tür olarak onları pençesine alırmış. Fakat bugün romanda, bu sorunun cevabı o kadar çok konuşmayı gerektirir ki… Mesela, romanın nasıl bir tür olduğu, toplumsal arka planı, romanın geldiği dünya görüşünün ne olduğu ile şiirin ne olduğu sorusu burada tartışılmak zorundadır. Yani bizim edebiyat geleneğimizde niçin şiir hâkim türdü, neleri yükleniyordu. Sonra roman nerede ortaya çıktı, hangi dünya görüşünün üzerinde yürüdü? ‘Bugün roman hangi insan modellerini önemsiyor ve hangi hayatları bünyesine taşıyor? Şiir nasıl alır hayatı, roman nasıl alır?’ gibi işi modernizm, doğu-batı, uygarlık gibi sorunlar etrafında birlikte düşünmeliyiz. Fakat kısaca vurgularsak, romanın bu dünya, modernleşme sürecindeki hayat ile örtüşen bir tarafı var. Roman, edebiyatımızın en hâkim türü olmaya gidiyor. Çünkü hayatımız ‘romanesk’leşiyor. Romanın geldiği topluma daha yakın duruyoruz. Romanın istediği maddî hayatlar, karmaşık dünyevî ilişkiler, trajediler giderek arttığı için roman da buralarda filizlenecek bereketli zemini buluyor. Bu büyük, iddialı yorumlar bir yana, fakat daha da pratik, günübirlik sebep olarak gençler bir roman yazarak ünü yakalayabileceklerini, birden bire -argo tabir ile- köşeyi döneceklerini, yırtacaklarını umar hale geldiler. Bir roman yazayım, bir yayınevinde çıkıversin, bir takım bağlantılar ile ben edebiyat tahtına oturayım, çok satsın, onun üzerinden çok para kazanıp ben de buralardan bir şeyler yakalayayım fikri var. Bir roman yazayım, hayatım değişsin yani. Bunun da etkisi olduğunu düşünüyorum.

Roman yazmak yalnızlığı da beraberinde getirir, hacimli ciltlerden oluştuğu için. Bu yüzden en yalnız tür olarak tarif edilebilir, değil mi?

F.Andı: Yalnızlaştırıcı bir tür olduğu muhakkak. Şiir dost-ahbap meclislerinde okunur, müsamerelerde ya da arkadaşlar arasında okunur. İnsanî bir ortam oluşturur şiir, insanı insana dolaysız, aracısız açar. Kalbi kalbe rapteder. Ama roman hem oluşum aşamalarında bir üretim-tüketim çarkına ihtiyaç duyar, hem de okur ile kurduğu ilişkide onu kitlenin arasından çıkararak; yalnızlaştırarak onunla muhatap olur. Bu özünde var. Çünkü romanın içinden geldiği, Batılı dünya görüşü… Yalnızlık, yabancılaşma gibi sıkıntılar onun çare bulunamaz hastalıkları olarak karşımızda.

Ötekileştirme de diyebiliriz bu duruma?

F.Andı: Kimi örnekleriyle evet. İnsanı önce ötekileştirir okura karşı, ondan sonra var olur.

Edebiyat sohbetlerinizde ara ara İstanbul’a özellikle vurgu yapıyorsunuz. Nedir İstanbul’u İstanbul yapan, başka bir şehirde olmayıp sadece İstanbul’da olan, yazarlara ilham veren, ressamların ruhunu okşayan kendine has yanları?

F.Andı: Ben şu sıralar edebiyat ve kent ilişkisi üzerinde bir takım okumalar, çalışmalar yapıyorum. O çalışmalar etrafında şunu söyleyebilirim ki, insanoğlu dünya yüzeyinde kentten daha kapsamlı somut bir kültürel ve fiziksel bütünlük ortaya koyabilmiş değildir. İnsanlığın ortaya koyduğu en büyük fiziksel bütünlük ‘şehir’dir. Vatan, ülke dediğimiz kavramlar bile şehirler toplamı aslında. Bu bağlamda İstanbul da birçok uygarlığın mirasını içinde barındırmakla beraber, şu an bize görünen asıl rengini, kimliğini, bize gelen o sıcak görünümünü bize ait olan uygarlıkla kazanmış olan bir şehirdir. Bu “bize ait”lik formülü içinde Osmanlı’nın İstanbul’u başı çeker. Birçok uygarlığın başkentliğini yapmış olması İstanbul’u diğer şehirlerden ayıran özelliklerden biri. Fakat bu özellikler içinde bana en sıcak geleni, bu şehrin benim ecdadımın ve benim rengimi taşıması. Ecdadımın ve benim birikimimi baştan sona bir müze gibi her yönüyle -mimarisi, günlük hayatın işlediği daha dar mekânları, musikisi, ticareti, tabiat güzellikleri ve ona yüklenen hayat anlamları ile- üstlenmiş olması. Ve bu birikimi de bugüne bir tarihsel, kültürel hamûle ve bazı durumlarda hatta nostalji halinde taşıyor olması. Ama İstanbul’un benim için bir başka önemi daha var: İstanbul aynı zamanda geleneksel dünyamız ile bugün içine girdiğimiz modern hayatımızın en çarpıcı çatışma zemini. Belki bir başka şehrimizde gelenek ve modernizm bu kadar çok ve bu kadar baskın şekilde birbiriyle çatışmıyor ya da bazı noktalarda bu kadar çok uzlaşmaya çalışmıyor. Böyle bir açık laboratuar İstanbul bizim için. Daha dar anlamı ile de, İstanbul edebiyatımızın en önemli temalarından birisi. Hem coğrafî konumu itibarı ile, hem mimarîsi ile, kültürel kimliği, hayatı canlı yaşayışı ve dünya çapında bir şehir oluşu, şehirlerin ecesi oluşu ile güzel. Bütün bu güzellikleri içerisinde barındıran bir şehir olarak, bütün aksayan, eleştirdiğimiz, bizi taciz eden, bizi bîzar bırakan durumlarına rağmen hâlâ bence güzel tarafları çirkinleşen taraflarından daha çok olan bir büyüleyici mekân İstanbul. Bunun için, edebiyatımız böyle bir şehri mutlaka ve olmazsa olmaz temalarından birisi olarak görüyor. Yalnızca bizim edebiyatımızda değil, dünyanın başka edebiyatlarında da İstanbul’u işleyen pek çok eser mevcut.

Hocam siz aslen İstanbullu değilsiniz, Türkiye’nin güney şehirlerinden olan Adanalısınız. Peki, bu şehir size ne katıyor?

F.Andı: Aşağı yukarı 27-28 senedir ben İstanbul’dayım. Belki lise yıllarında okuduğum kitaplardan kafamda oluşmuş İstanbul tasavvuru ile gelince, düşündüğüm ile gördüğümün ne kadar farklı olduğunu anlattı bana bu şehir. İstanbul aslında Sezai Karakoç’un da dediği üzere bana ait olan uygarlığın bir modeli. Bir kristalizasyon söz konusu. Müslüman Doğu’nun tarihsel süreç içerisinde kurduğu en mükemmel şehir kimliğini İstanbul üstlenmiş asırlarca. Bir kere burası çok cazip geliyor insana, derin bir şehir. Birçok Batılı yazarın -Flaubert’ten Pierre Loti’ye birçok oryantalistin veya edebiyatçının- yolunun düştüğü anda hayran olduğu bir şehirdir İstanbul. Bugün için de cazip bir şehir, benim toplumumun yaşadığı bir hayat mücadelesinin, hayat açmazının ve sancısının da en çarpıcı yaşandığı mekân. Birim yine İstanbul. Ben bu şehri elbette önce ilk gençlik çağlarımın acemi okumaları, kısa süreli İstanbul seyahatleri çerçevesinde tanıdım. Ardından edebiyat okumaları ve talihimin bir imkânı olarak bu şehirde okumak, sonrasında yerleşip yaşamak ve bunun çerçevesinde edinilen şahsî hayat tecrübem. Bunların hepsi bir kader olarak döndü ve hayatıma İstanbul’u kattı. İstanbul benim için de bir imkân, bir kültürel kimlik hazırlayıcı ve oluşturucu, meslekî ve ailevî imkânlar zemini, hayatımın temel renklerinden birisi… İçinde yaşıyorum ben bunca senedir; sıkıntılarını, güzelliklerini, imkânlarını yaşıyorum. Hani şiirin söylediği gibi: “Ben dahi bile yapıldım/Taş u toprak arasında”.

Kız Kulesi, Tophane, Haliç, İstiklal Caddesi, Üsküdar, Fatih… İnsanı duygulandıran hülya şehri İstanbul’un gözbebekleri… Bu şehirde her mekânın insana sunduğu kolonya farklı. Rayihalar şehri İstanbul’da siz en çok hangi kokuyu alıyorsunuz?

F.Andı: Evet, koku güzel bir soru… İnsanoğlunun etkilendiği iki algı mekanizmasından biri görsellik diğeri ise koku imiş. İnsanlar koku ile çok fazla seviyor ya da nefret duygusu oluşturuyorlarmış… Gerçekten gidip görebildiğim kadarı ile bazı şehirlerin bende bir takım kokularının olduğunu söyleyebilirim. Söz gelimi Kiev’e gittiğimde, Kiev’de hamburger gibi, yanık et yağı kokusu gibi bir ağır koku sık sık burnuma çarptı, özellikle yer altı metro çarşılarında. Bana öyle geldi. Tayvan, Kahire, Bombay için de kokusu bol şehirlerdir diyenler vardır olumsuz anlamda. Siz İstanbul derken, hangi İstanbul’un kokusu diye düşündüm evvela. Bir tane İstanbul var mı bugün? Yoksa iç içe derinleşen ya da parçalanan çoklu bir İstanbul tablosu mu var karşımızda?

İstanbul’un mevsimlerine göre değişen kokuları var; benim sokağımda bahar gelince duyduğum ıhlamur kokusu beni hâlâ çarpıyor. Veyahut da Necip Fazıl’ın da dediği gibi İstanbul’un bir deniz rayihası, bir iyot ve yosun kokusu hâlâ vardır şöyle bir vapura binip Boğaz’a açıldığımızda…

Bir de eleştirel bakalım, ki bu bana göre işin gerçek yüzüdür: Doğrusu İstanbul’un en baskın kokusu egzost dumanı kokusudur benim için. Sonra, hani semtlere göre değişen kokular dedik ya, meselâ Eminönü’nde balık-ekmek-turşu kokusu, Sirkeci’de kokoreç kokusu, Kadıköy’ün sahile açılan ara sokaklarında yahut belki biraz da Çiçek Pasajı çağrışımıyla İstiklâl Caddesinde anason kokusu… Her semtin kokusu farklı olabiliyor. O zaman İstanbul’un bu çok bölünmüşlüğünde tek bir kokudan bahsetmemizin zor olduğunu düşünüyorum.

Gençlik Meclisi adına çok teşekkür ederiz Hocam.
F.Andı:
Ben de teşekkür ederim.

İstanbul Gençlink 1. Sayı
http://www.istanbulgenclink.com/

12 Temmuz 2009, 21:26 tarihinde söyleşi kategorisi altında yayınlandı. Bu yazıya yapılacak yorumlardan haberdar olmak için RSS 2.0 beslemesini kullanabilirsiniz. Yorum yapabilirsiniz, veya kendi sitenizden geri izleme yapabilirsiniz.


Yorum Yapın

İsim (*Gerekli)
E-Posta (*Gerekli)
Site
Yorumunuz

*