
İnsanlarla etkileşimde bulunduğu hemen her toplantıda, insanların hayata bakışını, birbirlerine karşı davranışlarını, geçmiş ve geleceğe ilişkin düşüncelerini, gözlemleyen Hüseyin Tunç, kendi davranışlarını insanlarda karşılık bulmak ve görmek istediği dilekleriyle sorgulamış ve notlarını bölümlendirerek “Biz Aslında Neyiz” adlı kitapta toplamış. Zenginlik ve konforun her geçen gün arttığı halde, insanların hak ve hukuk anlayışlarının neden gelişmediğini, aralarındaki problemlerin gittikçe sanki daha da fazlalaştığını sorgulayan Tunç, insanın özü itibariyle başkalarıyla çekişmeden, çatışmadan birlikte yaşamasının mümkün olup olamayacağını araştırıyor. Zulmü bir şeyi yerinden etmek olarak tanımlarsak eğer, insan neden bu kadar kendine zulmediyor? Hayatının gayesini neden unutuyor, mutluluğu neden çok uzaklardaymış gibi arıyor?
Çokluk ama kalitesizlik toplumların artık ortak noktaları olmuş bir vaziyette. Her yerde bolluğun olduğu ama kalitesizliğin olmadığı bir toplum olma yolunda ilerleyen insanlık, tüketim toplumu olma yolunda baş döndürücü bir hızla yükselerek insanlığa felaket oldu. Tükettikçe daha fazla tüketmeyi isteyen insan, kötülüğün var olmayan tohumlarını ekmeye başladı yeryüzüne. Karanlık sadece aydınlığın, güneşin, ışığın olmadığı yerde oluşabiliyorsa, kötülük de iyiliğin olmadığı yerleri kuşatmaya başladı. Bu yüzden kendini kontrol edemeyen toplulukların, kendisini kontrol eden topluluklara zarar vermeye başlaması kaçınılmaz oldu. Hayatın temel esaslarının, yaşadığımız hayatla en ufak bir bağının olmadığına dikkatleri çeken Hüseyin Tunç, insanın kendisini keşfetmesinin insanlığa yapılan en büyük hizmet olduğunun altınızı çizmekle birlikte, kendisini keşfeden insanın haddini de bileceğini belirtiyor. (s. 208) Bugün karşı karşıya kaldığımız hastalıkların başında yazarın da belirttiği üzere “kendini bilmeme” hastalığı geliyor, insan kendinden uzaklaştıkça vahşileşiyor eşyaya karşı, ne yaptığını fark edemiyor, kime ne kadar zarar verdiğinin farkına varamıyor.
Oğuz Atay’ın “Kötülüğe kayıtsız kaldım; ona içimde yer vermedim” (Bkz. Tutunamayanlar) deyişindeki gibi kötülük, insanın fıtraten içinde barındıramayacağı bir kavramdır. Hasan Ali Toptaş da “Bir bakıma, iyilik dediğimiz şey kötülüğe yaklaşma konusuna şiddetle burun kıvırırken, kötülük daha cesur davranıp (belki de korkup) ona yaklaşmayı göze alabiliyor…” (Bkz. Bin Hüzünlü Haz) derken, kötülüğün hislerinin daha cesaretli olabileceğini, insanın bu hisse her zaman karşı koyamayabileceğini ima etmiştir.
Kötülüğü korku ve kaygının beslediğini ifade eden Tunç, insanoğlunun ayrılmaz parçası olan korkuyu yenebilmesinin yolu olarak, iyiliğin, doğruluğun ve hakkaniyetin yüceltilmesi gerektiğini belirtir. (s. 18) Bu tarz insanların uyuşturucu almış gibi bilinçdışı ve yarı hayalî bir âlemde yaşadığına dikkat çeken yazar, bütün mücadelesini belki de daha fazla özgür olma kaygısıyla yapan insanın, dışarıdan baktığında mükemmel bir hayat tarzı sürdüğünü sandığı insanların yüzlerindeki yalancı gülücüklerden dolayı başının döndüğünü ve kendine gelemediğini belirtiyor. Yakından bakıldığında kocaman bir çaresizlik olarak görülen bu gülümseyişlerin, herkesin alkışladığı insanlarda bulunmasının elbette insanı tanımada bir sırrı bulunuyor: takdir edilmek, alkışlanmak, şöhret olmak, zamanımızın deyimiyle popüler olmak. İnsanın içine düştüğü en önemli tuzaklardan biridir takdir edilme, alkışlanma, şöhret olma isteği. Sanal hedefler yüzünden düşünceden uzaklaşan insan, Baudrillard’ın deyimiyle tek bir ömre her şeyi biriktirip savurmayı sığdırmaya doğru ilerlerken, özgün olanı kaybedip kopya olanını buluyor. Kopya bir kimlik üzerinden sürüp giden hayat, insanın kendi hayatı karşısında kayıtsız kalmasına ve bu kayıtsızlığın da insanı sabırsızlığa sürüklemesine sebep oluyor.
Toplumda insanların kendisini kaybettiğini, maskeyle dolaştığını, ateş satanın su sattığını, zehir alanın bal aldığını, insanlığını kaybedenin çağdaş medeniyetler seviyesinin yakaladığını zannettiğini ve tüm bunları maskeyle gerçekleştirdiğini ifade etmek mümkün. Farkında olmayarak kendisini kötülüğe sürükleyen insanı, Sleepy Hollow isimli hikâyeden uyarlanmış “Sleepy Hollow” filminden bir replikle ifade edelim. Filmde geçen kötülüğün birçok maskenin ardına saklanabilir olmasının yanında, bunların en tehlikelisinin iyilik maskesi olduğu belirtilmesi, kötülüğün iyilik maskesi altında saklanarak işlendiğini ifade eder. Bu anlamıyla kötülük, nefsanîdir, Alain de Botton’un da belirttiği üzere bir sınavdır: “Kötülük, üzerinden atlanacak bir engeldir, bir bebeğin mutfakta onu bekleyen ve insanın ağzını suyunu akıtan çikolatalı pastayı yiyebilmek için yemesi gereken tatsız ve şekilsiz karnabahardır. Tatminin ertelenmesi esasına dayanan psikolojik bir durumdur kötülük.” Aynı şekilde Mevlana’ya göreyse kötülük tamahtan gelir. Kuran’da Yusuf Suresinde de belirtilmiştir: “Muhakkak ki nefis (insana) daima kötülüğü emredicidir…” (Yusuf 12/53)
Kitap 11 bölümden oluşuyor. İlk bölümden son bölüme insanın kâinat içerisindeki yanılsamalarından, kendisinden kaçışlarından, gerçekle yüzleşememesinden yola çıkarak, çölde suyunu kaybetmiş bir insanın o suya ihtiyacı olduğu gibi hakikate susamış insanların da hakikate nasıl varabileceğine dair tahliller içeriyor. Bilgisizlikten ve ilgisizlikten dolayı türemiş olan hayatların hangi hatalı süreçler sonucu oluşabileceğinden, bu hayatların kutlu yola nasıl adanabileceğinden bahsediyor. Tahlillerden sonuca, analizlerden çözüme doğru ilerleyen kitap, son bölümlere doğru insanın dünyaya farklı bir pencereden bakması gerektiğini, aynaya bakan insanın fizik ve metafizik âlemde kendisini sorgulayabilmesi gerektiğinin altını çiziyor. Son iki bölümde de farklı iklimlerde, insanın eşref-i mahlûkat yönünü merkeze alarak, her şeyin insan için yaratıldığına dikkatleri çekiyor.
“Biz Aslında Neyiz”, hayat mücadelesinden yorgun düşen insandan tutun, hayat mücadelesinde beklentilerine bir türlü kavuşamayan insanlara kadar aslında insanın hep bir şikâyet etme, birilerini suçlama yoluna girdiğinin, lüzumsuz meşgaleler ve mesnetsiz saplantılarla yolunu/içini karanlık kıldığının altını çiziyor. Kitabın en güzel tarafı, insanın kendisinden uzaklaştığı ve yalnızlaştığı andan itibaren bir tefekkür dairesinin içerisinde sorgulaması ve okuyucuyu da içinde yaşadığı hayatın anlamını, var oluşunun sırrını, kâinatın dilini sorgulatması. Bu açıdan kitaba yaklaştığımızda, piyasadaki kişisel gelişim kitaplarından olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Kişisel gelişim kitaplarının içerdiği birçok kavramı, insanları dolap beygirine çevirdiği için reddeden ve ret gerekçelerini de izah eden bölümlerin olması, kitabı okuyucuya hasbî kılmakla birlikte, okuyucu ile kitap arasında bir ünsiyet kurmuş. İnsanın yetinebilmesi, utanabilmesi, doğal kalabilmesi, özünden uzaklaşmaması için insanı teşvik eden kitap, Batı kültüründen devşirilip medeniyet çatısı altında sunulan kavram ve ideolojileri de ontolojik olarak inceleyerek, okuyucuya bir yol haritası sunuyor.
http://www.milligazete.com.tr/makale/iyiligin-seffafligi-hakikatin-tecellisi-172958.htm
Yunus Emre Tozal
9 Ağustos 2010, Milli Gazete


Yorum Yapın