24
Şub

Kent dindarlığına duyulan ihtiyaç

   Yazan: Yunus Emre Tozal   Kategori tahlil

Kültürümüzün en temel ve önemli kaynaklarından biri olan dinin neden siyasete bir unsur olabileceği sorusunu sorgulayan Mehmet Altan, son kitabı “Kent Dindarlığı” kavramıyla birtakım akademik araştırmalardan yola çıkarak şu sorunun cevabını sorgulamakta: “Acaba din; hayatın ezdiği, hayatın bir çile olarak üstüne abandığı, yaşamla ilişkilerinde gerçekten zorlanan, eğitimsiz ve donanımsız, bunalmış, ezilmiş, dışlanmış kimselerin çaresizlikten Allah’a sığınmaları olarak mı algılanmaktaydı?” (s. 11)

New York kentinin 40X80 ebadında bir kutudan, yine Paris kentinin aynı aralıklarla birbirine paralel caddelerden oluşturulduğunu biliyoruz. Kent planlaması açısından tarihte ilk uygulayıcı olarak okuduğumuz Hippodamos ilkeleriyle de önemli bir adım atıldığını kaynaklar belirtiyor. İslam’ın doğuş itibariyle şehirli/kentli bir din olduğunu, Peygamber’in hicretten sonra Yesrip “Medine” şehrini inşa ettiğini belirten Altan, “kent”in tarihsel oluşumundan gelişim aşamalarına, kent devriminin altında yatan nedenleri analiz ederek din-siyaset algısına farklı bir pencereden bakıyor. Altan, dinin kent yaşamında nasıl ve nerede konumlandığını görmek için şehirde caminin nerede konumlandığına bakmamız gerektiğini ifade ederek, caminin avlusunun aynı zamanda kent alanı işlevini gördüğünü belirtiyor. Bosna’da hâlâ Sarajevo şehrinin tam ortasında bulunan ve tüm yolların orada birleştiği Gazi Hüsrev Bey Camii’nin fonksiyonu örnek olarak verilebilir. Kentlerde nüfus artışının kent devriminden önce değil, devrimden sonrana rastladığının da altını çizerek, kent dindarlarının işlevinin ne kadar önemli olduğunu, din-siyaset algısı üzerinden sorguluyor.

Kentlilik ve köylülük arasındaki farklar, kent-köy arasındaki farkları da ortaya çıkarıyor. Kentlilik ve köylülük arasındaki en önemli farkın, kentin çeşitlilik köyünse tekdüze olduğunun altınızı çizmekte fayda var. Kentteki “çeşitlilik” bilincinin, birbirlerini “öteki” olarak gören insanların bir arada yoğrularak farklılaşmayı da beraberinde getirdiğini ifade eden Altan, kentliliği “kurumsallaşma üzerinden tanımlıyor ve kentlilik-köylülük ilişkisini ekonomik açıdan şöyle yorumluyor: “Kentlilikle birlikte, insanların bireysel dayanışmalarının ötesinde toplumsal dayanışmayı sağlayan organlar gelişir. İnsanlar kırsal kesimde paralarını yastık altında tutarken, kent insanı güven ilişkisi içinde parasını bankaya yatırır. Kırsalda tarlaya çocuğuyla giderken, kentte çocuğuna bakacak kuruma güvenir. Kentlilik, insanlar arasındaki güvene dayanan sosyal örgütlenmenin ortaya çıkan çeşitlilikle birlikte farklılaşarak, sosyal güven ortamının kurumlara aktarıldığı bir yapıdır.” (s. 40)

Kent ile köy arasında bulunan ilişkinin zemininde şu farklılıklar yatıyor: Birinde “doğaya uyum gösterme”, diğerindeyse “akıl ile doğaya egemen olma”. Doğayı akıl ile çözen insanın çözme serüveninin son durağında, doğayla bütünleşeceğini belirten Altan’ın şu sorusu, konunun püf noktası: “Konya’da Kuran kursunda gaz patlaması sonucu ölen çocuklarının ölümüne sebep olan altyapı eksikliğini bile sorgulamayıp, gaz kaçağını Allah’ın emri şeklinde telakki eden bir anlayıştan daha geniş bir dini yoruma ulaşmasını bekleyebilir miyiz?” (s. 45)

Sevgi Yasasından Kent Dindarlığına

Tolstoy’un “Sevginin Yasası & Şiddetin Yasası” kitabında okuma yazma oranının ve matbaanın yayılmasıyla insanların kutsal kitapları keşfetmeye ve anlamaya başladığını, hakikatin artık “gizlenemez” bir konuma geldiğini ifade ediyordu. Kilisenin bütün hilelerine rağmen, kilisenin desteklediği siyasi yapı ile İncil’in öğretilerinin arasında apaçık zıtlığı görmeye başlayan bir halk, sorgulayarak dini siyasete alet etmek isteyenlere karşı başkaldırıyla direnmeye, giderek kilisenin öne sürdüğü dine inanmaz bir duruma gelmişlerdi. Yaşanan hayatın insan yaratılışına ters düştüğünü ve korkunçluğunun görülememesinin nedeniniyse sürecin içinde insanın pasif duruma düşmesi olarak görür Tolstoy. Modernlik eleştirisini, seküler bir aydınlanmanın öngörüldüğü ve sevgi yasalarının oluşturulduğu bir din algısıyla birlikte değerlendiren Tolstoy, din ile ahlakı birleştirerek felaketlerden ve korkulardan arınmanın yolu olarak da  “kutsal hayat anlayışını” benimsemek, yani “sevgi yasasını” kabullenmek olduğunu iddia ediyor. “Kent Dindarı”nın bakacağı pencerenin, Tolstoy’un genel geçer ahlak anlayışı diye yutturulmaya çalışılan bir “sevgi yasası” üzerinden inşa edilebilmesinin mümkün olamayacağını ifade edelim. Çünkü Tolstoy’un dillendirdiği şeyin, aslında Kant’ın “ortak bir dini ilke” arayışından da farklı olmadığını görmek çok zor olmasa gerek.

Kentlileşme sürecinde yapısal açıdan geri kalan insanı, daha önce Çetin Altan “İstanbul Dükalığı” tespitiyle dile getirmişti. Köy derneklerinin ve köy enstitülerinin de işlevinin yitirildiği bir ülkede, köyden şehre göçen insan zihinsel gelişimini nasıl tamamlayacak, dini nasıl algılayacaktır? Din üzerinden yapılan siyasallaşmaya laiklik-şeriatçılık, Atatürkçülük-dincilik gibi farklı maskeler altında bir iktidar kavgasına dönüşmesi nasıl engellenebilir? Altan’ın bu noktada toplumun farklı fikirleri de sahiplenmesi gerektiğini ifade etmesi, yeni fikirlerle barışık olamayan bir toplumun nasıl tüm insanlığı kuşatacağını sorgulaması, özellikle de Darwin’i örnek vermesi bakımından ilginç. Altan’ın tabiriyle “nitelikli olmayı dışlayan, gelişimi tetikleyecek hareket kabiliyetini yok sayan ve insanlığın ileriye dönük yüzüne kabul göstermeyen bir din yorumu”nun, en hafif ifadeyle insanlık tarihini görmezden gelmek olduğunu söylemesi, kent medeniyetinin dinamik gücünün kaybedilmesi açısından önemli.

Fakir-Zengin Savaşından Cami-Kışla Kavgasına

Dinin özüne saygı göstererek inancın kültürel ve felsefi boyutunu, derinliğini, akılcılıktan yana olan tarafını, sınıfsal kavganın dışına çıkarmanın gerekliliğinin altınızı çizen Altan, köyden gelip de şehirde tutunamayan insanların hayata tutunma aracı olarak dinin konumlandırılmasından dinin zararlı çıkacağı ortada. İsmail Kara’nın Dergâh Yayınlarından çıkan “Cumhuriyet Türkiyesi’nde Bir Mesele Olarak İslam” kitabında Türkiye’de en çok konuşulan ve tartışılan konunun özüne inilmesi –özellikle “Diyanet İşleri Başkanlığı, Din ile Devlet arasına sıkışmış kurum” bölümü- açısından çok önem taşıyor. Kara’nın “Din İle Modernleşme Arasında” (Dergâh Yay.) ve “Şeyhefendinin Rüyasındaki Türkiye” (Dergâh Yay.) kitaplarından aşina olduğumuz konular, olup bitenlerden tedirginlik duyup duyamayacağımız paradoksun kapısını aralıyor.

Özgürlük, insan hakları, demokrasi, küreselleşme söylevleri, diyalog, bir arada yaşama çağrıları her şeyin daha anlaşılmaz ve vasıfsız hale, her şeyin kopuk ve birbirinden habersiz bir durum haline gelmesinin zeminini mi teşkil ediyor? Kara’nın zeminini tartıştığı mesele şu: “Türkiye’nin ana meselelerini geriye iten gözboyamalar ve bunun için körüklenen, desteklenen teşebbüsler ise, bizimle ne alakaları ve akrabalıkları olabilir?…”

Dinin Normalleşmesi ve Çeşitlilik

Dinin toplum yaşamında normalleştirme sürecinde, aynı hafta içinde, hem Hz. Muhammed’in doğumunun hem de T.C. Meclisinin kuruluşunun beraberce kutlanmasında, cumhuriyet yönetimi ile yönetilen Müslüman bir halkın kutuplaştırılması ne derece doğrudur? Bu noktaya çift kutuplu olarak iki açıdan bakmak gerekir; cumhuriyet rejimine sahip çıkanın peygamberin doğum haftasının kutlanmasına, peygamberin doğum haftasına sahip çıkanın da demokratik bir cumhuriyet yönetiminin ve de meclis makamının kuruluş bayramına karşı olduğu gibi bir yaklaşım, dinin siyasete alet edilmesine zemin hazırlamakla kalmaz, aynı zamanda halkı kutuplaştırarak birbirine düşman eder.

Dinin istismar edilmediği ya da siyasallaşmış bir inancın dindarlıkla bağdaşmadığı, kent dindarının fonksiyonu ile gerçekleşebileceği tezini gündeme taşıyan Altan, kent dindarının işlevini, dini siyasetten uzaklaştırdıkça toplumun ufkunu genişletecek; doğru olanı gösterecek, kitlelerin tuzağa düşmesini engelleyecek bir ses, bir hoparlör, bir ölçü olarak belirliyor. Fanatik bir şekilde cana kıymaya yönelik faaliyetlere girişenler de dâhil olmak üzere vahşileşen ve bunu din adına yaptığını söyleyen grupların eğitimsizliğine dikkatleri çeken Altan, eğitimli, refah düzeyi yüksek, donanımlı, yaşam bilgisi gelişmiş, kendisine değerler katmış, kendisini eğitip zenginleştirmiş kent dindarlarının ihtiyacını vurguluyor. Cumhuriyet rejiminin halkı ve dini niçin yok saydığı sorusunuysa, Türkiye’nin baştan çöz(e)mediği sorunlar nedeniyle yeni artan sorunlarını da çöz(e)mediğini, böylece sorunların biriktiğini ve ancak patlak verdiğinde masaya yatırıldığını ifade ediyor.

Altan, gayrimüslim azınlıkların mübadele yoluyla Türkiye’den gönderilmesini ve millet tanımı ümmetin ortak noktası İslâm dini üzerinden yapıldı ve Müslüman olan tüm unsurlara “Türk milleti” denilmesini cumhuriyet tarihinin en büyük hatalarından biri olarak görür ve çok dinli, çok kültürlü, toplumu geliştiren, dönüştüren çeşitliliğin yok edildiğini, kutuplaştırıldığını ifade eder. Yahudi, Hıristiyan ve Müslümanların seslendirdiği ortak bir şarkıdan geriye kalan bir ağıt olan Endülüs, %11’i Hıristiyan olan Şam, Altan’a göre iç içe yaşayan farklı kültürler arasında kurulan sosyal, ticari vb. ilişkiler hem bu grupların birbirlerini kabul etmelerini hem de kendilerini diğeriyle kıyaslayarak toplumun ve kentin gelişmesini sağlamaktadır. Yetişkin bir toplumda “kent dindarlığı”nın kendiliğinden zaten ortaya çıkabileceğini belirten Altan, bireysel tercih özgürlüğünü içselleştirebilen ve ekonomik değer üreten bir toplumun cami-kışla açmazındaki din istismarını aşabileceğinin altını çiziyor. (s. 73)

İnanç Entelektüeli Olarak İmamlar

Din adamlarının yeteri kadar pozitif bilim dalları alanında eğitim görmemesi, toplum fotoğrafının da tezahürüdür. Atan’ın önemli gördüğü taraf, yabancı dil eğitimine öncelik verilmesinin yanı sıra, “karşılaştırılmalı din ve felsefe” eğitimine ağırlık kazandırılması. Çünkü imamların sadece ölüm söz konusu olduğunda başvurulacak, camiye gidildiğinde sadece namaz kıldıran veya vaaz veren biri olmaktan çıkarılması, pozitif bilimlere ve dil eğitiminin de ağırlık kazanılmasıyla çözülebileceği aşikârdır.

İnanç entelektüeli yetiştirmenin yolunda eğitim sorunlarını tartışan Altan, eğitim sisteminin de açıklarını belirterek imamların eğitimini sorguluyor: “İmamların ölüm söz konusu olduğunda başvurulacak, camiye gidildiğinde sadece namaz kıldıran veya vaaz veren biri olmaktan çıkarılması felsefecilerimizin de dâhil edildiği bir eğitimle mümkün olabilir. Bu tespit ilahiyat fakülteleri için de geçerlidir.” (s. 106) Papazların nasıl yetiştirildiğine dikkatleri çeken Altan, gelir düzeyi yüksek insanların ya da kentlilerin din adamı ya da din âlimi olmak için talepte bulunmadığı bir ülkede, devlet eliyle şekillendirilmiş kadroların bu faaliyetleri üstlendiğini belirtiyor.

Kent dindarının hayatı sürekli sorgulayarak arayışta olması, topluma din felsefesi üzerinden anlamaya ve anlatmaya çalışması, İbn Rüşt gibi etrafımızda olan bitenlere akılla bakmayı ve değerlendirmeyi zorunlu tutacak, dini insan ve hayattan kopuk bir kurallar manzumesi olarak görmeyecektir. Altan kent dindarlığının zeminini totaliter yapının tamamen dışında belirleyerek, bilinmeyeni, kâinata dair sırları, insana ait özü çözmeye yönelik bir ufki derinlik, zihinsel ve ruhani bir arayış olarak ifade eder. (s. 158)

Sonuç

Bu kadar açıklamadan sonra, kent dindarını özet olarak, herhangi bir inancın ulviyetinden ya da toplumda karşılığından dolayı kendine kimlik çıkarmaya soyunmadan, dinden çıkar beklemeyen, inancını kendi ulviyeti açısından kişiselleştirerek yaşayan bireyler olarak tanımlayabiliriz. Altan’ın tabiriyle dinin insan için, insanın hakikat arayışı için var olduğunu unutmadan, geniş bir algılamayla insanın aklını, düşüncesini, ufkunu ve faaliyetini ön planda tutan, inancı tek egemen olarak görmeyen bir anlayıştır.

Din üzerinden çıkar elde etmeye çalışmayan bir insan, hayatla ilişkilerinde de dini ön plana çıkarmayacaktır. ‘Cami-kışla’ ikileminde örselenen toplumun normalleşmesini sağlayacak vasıfların kazanılmasında kent dindarlığına duyulan ihtiyaç, birlik ve beraberlik içinde yaşanılması gereken medeniyetimizin toprağın altında bulunan katman katman zenginliklerini gün ışığına çıkarması, Şeyh Galip’i, Hüsn ü Aşk’ı ya da diğer yitirdiğimiz değerleri anlamamızı öngörüyor. Kendimizi, toplumu ve geleceği inşa etmemiz açısından önemli bir zeminde ele alınması, tartışılması, topluma ayna tutarak sorgulanması gerekiyor.

Yunus Emre Tozal

24 Şubat 2010, Milli Gazete

24 Şubat 2010, 13:06 tarihinde tahlil kategorisi altında yayınlandı. Bu yazıya yapılacak yorumlardan haberdar olmak için RSS 2.0 beslemesini kullanabilirsiniz. Yorum yapabilirsiniz, veya kendi sitenizden geri izleme yapabilirsiniz.


One comment

Furkan Çelik
 1 

Yunus Emre,
Elinize,kaleminize sağlık…

28 Şubat 10 Saat 16:30

Yorum Yapın

İsim (*Gerekli)
E-Posta (*Gerekli)
Site
Yorumunuz

*