
Karl Marks’ın “sınıflar arası bir mücadele” olarak gördüğü tarih, geçmişle gelecek arasında bir köprü görevi görerek bugünü yorumlamak için bir referans olabilmekle birlikte, insanın metafizik âlemle bağ kurabilmesinin de kapısını aralayan bir bilim dalıdır. Yardımcı bilimleri olarak arkeoloji, kronoloji, coğrafya, paleografça, nümismatik, epigrafya, antropoloji, diplomatik, geneoloji, filoloji ve etnoloji sayılabilir ama her şeyden önce tarih, bir bakış açısı, hayat görüşü, bir medeniyet perspektifidir. Cioran’a göre tarih ütopyanın panzehiri, Alman şair Rilke’nin ifadesiyle “dünyaya vakitsiz gelenlerin bir çizelgesidir.”
Son zamanlarda büyük patlama -Big Bang- öncesi fiziğine dair teorilerin geliştirildiğini, evrenin yaklaşık olarak 13.7 milyar yıl önce büyük patlama sonrası oluştuğu söyleniyor. Evrenin tarihinin dışında yeryüzünün tarihi ise 4.7 milyar yıl öncesine, canlılık tarihi ise 4.3 milyar yıl öncesine gittiği tahminleri, insanın yaratılışına dair bildiklerinin, okyanusun yanında bir damla kadar olabileceğini tezahür ediyor. İnsanın tarihi ise 7 milyon yıl önceden 2 milyon yıl öncesine dayanan tarihlere kadar gittiği ifade ediliyor.
Var ile yok arasında, nokta’nın oluşum safhasında, önce-sonra ikileminden meydana gelen bir bakış açısı, anlamın peşinde koşarak tefekkürden tekerrüre, insan-tarih ilişkisi üzerinden varlığına dair çıkarımlarda bulunabileceğini söylemek mümkün. İnsan, insan-tarih ilişkisi üzerinden tarihsel ve toplumsal anlamları tefekkür ederek hayatı sorgulaması, hayatın farklı dinamiklerini tarihsel imgelerle açıklayacak, kendisini, eşyayı ve kâinatı daha iyi anlamlandırmasına zemin hazırlayacaktır.
Tarihi tahrif ederek insan, ancak kendisini tahrif etmiş olur. Zulüm bir şeyi yerinden etmek demekse eğer, tarihe tahrif gözüyle bakarak insan, hem kendisine hem de kültür ve medeniyet birikimine zulüm etmiş demektir. Zamanın yolculuğunda kendisine belirlenen bir vakit içerisinde ilerleyen insan, Leibniz’in sözlerinde geçtiği üzere “geçmişin yükünü taşıyan ve geleceğe yönelen” bir varlıktır. Geçmiş-gelecek-şimdi vakitleri, insanın ömrünün temelinde bulunan ana sütunlardır. Tarih bilincine sahip tek varlık olan insan, zaman mefhumunu “tarihsel zaman” kavramının tarihsel bilince ermesiyle anlayarak, varlığını, tarihinin ne anlama geldiğini, hangi imgelerin üzerine inşa edildiğini soruşturarak, kendi durduğu noktayı sorgular. Kur’an’ın muhatabına yönelttiği “Fe eyne tezhebun?” sorusu, tarih bilincinin aydınlattığı zihinsel düzlemde aranmaya başlanır, yeryüzünde katman katman bulunan kültür ve medeniyetlerin lokomotifliğinde tarih bilinci yolculuğuna çıkılır. Tarih bilinci, insanın hakikat arayışının bir mecrasıdır. Tarihin ışığında hakikati arayan insan, kendi cinsinin meydana getirmiş olduğu tarihsel ya da diğer bir düzlemle kültürel olarak, kâinatı tanıma, anlama ve anlamlandırma imkânlarını araştırmaya ve sorgulamaya başlamıştır.
İnsan, bulunduğu noktadan başlayarak tarihi okumaya/araştırmaya başlaması, tarih bilincinin oluşum safhasına ermesiyle birlikte, tarihe duyduğu merak ve tarih bilincinden kendi iç dünyasına aktardığı metaforlarla, arayışını farklı bir kulvarda devam ettirir. Tarih bilincinin gelişiminde önemli bir yeri olan İtalyan filozof ve filolog Vico’ya göre “Biz ancak kendimizin neden olduğu ve kendimizin yaptığı şeyi doğru ve temelli olarak bilebiliriz. (…) Doğayı yaratmadığımıza, tersine yaratılmış bir şey olduğumuza göre, doğayı doğrudan ve yetkin olarak bilmek bize zorunlu olarak kapalıdır.” Cambridge Üniversitesi Tarih bölümü öğretim görevlilerinden, kültür tarihçisi Peter Burke, tarih alanında bütün gelişmelere rağmen tarihçilerin imgelerin sunduğu kanıtları hâlâ yeterince ciddiye almadıklarını vurgular. İmgelerle örülmüş tarih şuurunun insanı ulaştıracağı yer, düşünsel eylemin doruğudur. Bu yüzden tarih şuurunun farkında kalarak yaşayan insan, doruklara tırmanabilir, metafizikle bağ kurabilir, nereden geldiğini ve nereye gittiğini bilir. Hermeneutik ve tarihselci felsefenin başlıca temsilcisi Dilthey’a göre, “İnsanın ne olduğunu bize yalnızca tarih söyler.” Büyük devlet adamlarımızdan Cevdet Paşa da, tarihi pusulaya benzetir. Tarih bilincine ve şuuruna eremeyen insanın, pusulayı okuyamamağı, pusula okuyamayan bir kaptan kadar da tehlikeli olabileceği aşikârdır.
Elime tarih ile ilgili yazıları ve kitaplarıyla tanıdığımız Yavuz Bahadıroğlu’nun son kitabı Kayıtdışı Tarihimiz geçti. Tarihi kâinatın vicdani olarak gören Ömer Hayyam’ın izinden yola çıkan Bahadıroğlu, vicdani bir duyarlılıkla hareket ederek, bir dönem okutturulması yasaklanan kültür ve medeniyet birikimimizi, kayıt dışı tarihimizi gün yüzüne çıkarmaya çalışarak anlam kazandırıyor. Kendi deyişiyle sır küpünün kapağını aralayan Bahadıroğlu, Osmanlı’nın varlığının izlerinde dolaşarak tarihin masallar yığını olarak görülen tarafını ihya ediyor. Osmanlı’da adaletten Fatih’in meşhur “Amannâme”sine, Endülüs Müslümanlarından insan merkezli eğitime, Osmanlı’da eğlence kültüründen giyim tarzına, vakıf ahlakından II. Abdülhamit’e geniş bir zaman ve zeminde akıcı üslubuyla çeşitli okumalarını paylaşıyor.
http://www.milligazete.com.tr/makale/tarih-tekerrurden-insan-tefekkurden-ibarettir-165769.htm
Yunus Emre Tozal
5 Haziran 2010, Milli Gazete


One comment
Yorum Yapın