
Bilim-kurgu yazarı Jerome Bixby’nin senaryosunu ölüm döşeğinde tamamladığı film, Rhode Island Uluslar arası Film Festivali’nde “En İyi Film” dalında Birincilik Ödülü ve “En iyi Senaryo” dalında Büyük Ödül kazanmıştı.
Bilim-kurgu denince genellikle akla dev robotlar, tuhaf tuhaf giyinen karakterler, uzaylılar, ilginç özellikleri olan varlıklar, mutasyona uğramış yaratıklar ya da kahramanlar-anti kahramanlar gelir. Ama bilim-kurguyu bilim-kurgu yapan aslında, beslendiği alt metindir. Seyirci metinde kendinden bir şeyler bulursa filmi beğenir; filmin gerçekleşebilme ihtimalini ya da mantıken olabileceğinin tartışmasını yapmaz. Keşfedeceği düşünceleri aramaya, farklı perspektiflerden yola çıkarak çıkarımlarda bulunmaya başlar. Bu düşünceden hareketle, belki de şimdiye kadar çekilen bilim kurgu filmler arasında maliyeti en düşük, kadrosu en minimal bir filmden bahsediyoruz: The Man From Earth.
Senaryosu, 60’lı yıllarda Star Trek, Fantastic Voyage gibi TV dizilerinin (bazı) bölüm senaryolarını yazan Jerome Bixby’ye ait. En ilginç tarafıysa 87 dakika uzunluğundaki filmin seyirciye 10 dakika sürüyor gibi gelmesi. 6–7 oyuncuyla, tek efekt bile vermeksizin, zekice düşünülmüş konuşmaları dinledikçe hayal gücünüzü zorlayacağınız müthiş bir sinemasal başarı. Gereksiz ayrıntılarda boğulmadan, tam yerinde ve tam vakti geldiğinde özenle seçilmiş kelimeleri art arda dizerek, insanı düşünmeye, kurmaya, tefekkür etmeye iten bir yapıt. Fantastik sinemanın gelebileceği en iyi noktalardan biri belki de…
Afişine aldanıp filmde büyülü müyülü, ışınlı mışınlı varlıklar, göz alıcı ışın kılıçları, Babil kralı Nebukadnezar tarzından karakterler filan var sanmayın. İstifasını verip yaşadığı yeri terk etmeye hazırlanan Prof. John Oldman’ın, kendisine sürpriz veda partisi vermek üzere gelen eğitim görevlisi ve öğrenci arkadaşlarına 14.000 yıldır yaşadığını anlatmasıyla başlayan bir hikâye bu… Film boyunca bu hikâyenin içinde iç dünyanıza dair anlamlar keşfediyor, değerleriniz, hayatınız üzerine gözlem yapıyorsunuz. İzlemek yerine kitabını okumuş olmayı daha çok isterdim dedirten bir film.

Konusuna gelince… Filmde neler olup bittiğini anlatarak heyecanınızı öldürmeyeceğim tabiî ki. Yalnız filmin aksiyondan uzak olduğunu ve neredeyse bir oturma odasının içindeki diyaloglardan oluştuğunu belirtmeliyim.
Hoş, silahlı bir sahne olsa da ona aksiyon diyemeyiz. 10 yılını ayırdığı akademiden istifa eden bir öğretim üyesi olan John’u uğurlamaya gelen arkadaşlarının arasında bir dizi tartışma başlar. Arkadaşları John’un neden böyle aniden istifa ettiğini ve nereye gideceği konusundaki sessizliğine anlam verememektedirler. John da neden gitmesi gerektiğini biraz geçmişe dönerek(!) anlatmaya başlar. Ortamdaki kişiler profesör ve uzmanlardan oluşan bir ekip olduğundan ilginç tartışmalar, farklı açılar, düşünceler insanı tefekkür âlemine götürüyor. İlk başta oyun ve hikayevâri gibi giden hayat hikâyesi “acaba gerçek mi yoksa bir uydurma mı?” diye takılıp kalmayacağınızı umuyorum. Çünkü asıl değinmek istediğim noktaya şimdi geldim.
Filmi izlerken aklıma Muminun Suresinin şu ayetleri geldi:
112. “Yeryüzünde kaç yıl kaldınız?” diye soracak Allah.
113. Onlar: “Bir gün veya bir günün bir kısmı, sayanlara sor.” derler.
114. Allah buyuruyor ki: “Bilmiş olsanız, gerçekten pek az kaldınız.”
John Üst Paleolitik Çağ’dan bugüne yaşadıklarını, Buda’nın öğrencisi olduğunu, Kristof Kolomb ile yelken açtığını, Dünyanın yuvarlak olduğunu düşündüğünü ama kenarından düşmekle hep korktuğunu, Van Gogh’un yanında kaldığını, 1840’ta Oxford Üni.’de Biyoloji dalı olmak üzere şimdiye kadar toplam 10 doktorasının bulunduğunu anlatmakla, böyle bir insanın bilgisinin müthiş olacağını tahmin eden arkadaşlarını yanıltıyor. Öğrenmenin sınırının olamayacağını iddia eden dostları, John’dan bilginin sadece içinde bulunduğu çağ için geçerli olduğu tezini; öğrenmeyi öğrenmenin ontolojisini dinleyince şaşırıyorlar, kendilerinden geçiyorlar. John şöyle ifade ediyor zamanın bilgiyle ilişkisini:
“14.000 yıl yaşamak beni dâhi yapmadı, sadece bol zamanım oldu.”
Zamanın şu anda öğrenmeye çalıştığımız bilgiyi, belli bir zaman sonra yok ettiğini, bilginin sürekli yenilendiğini, böylece de aslında bir mesaj verdiğini ileri süren John, ilginç bir şekilde semavi dinleri, Yahudiliğin, Hıristiyanlığın başlangıcını efsane olarak anlatarak aslında her şeyin Buda’dan geldiğini ileri sürüyor. Buda’nın öğretisini modern bir şekilde Roma’ya aktardığını ama Hz. İsa olarak kendisini efsaneleştirdiklerini, semavi dinlerin mitolojiden ibaret olduğunu söylüyor. Ve Buda gibi insanların, herhangi bir yaratıcıdan çok daha kapsamlı ve insanların ihtiyaçlarını giderici bir şekilde düşünebileceğini anlatmaya çalışmakla topu taca atıyor.
Senarist “başlangıç” konusundaki muammaları dile getirmiş ve fakat yaratılışı tesadüflere bağlayarak; “kün” emrine muhalefet ederek “O zaman ön tetikleyicinin kaynağını merak ederim. Kısır döngü. Bunun benim için hiç bir anlamı yok” görüşüyle topu taca atmakla da kalmıyor aslında, belirsizliği tercih ederek yaratılışı “saf dışı etme” yolunu izliyor.
Ayrıca Hz. İsa ve Hz. Musa ile alakalı olarak geçen tartışmada, semavi dinlerle tam bir dalga geçme ve bu peygamberleri, Buda’dan daha aşağı bir yere koyma gayreti güdüyor. Yani “biz insanlar kendi kendimize yeteriz, kendi işimizi kendimiz hallederiz, ne gerek var tabiatüstü güçleri olan bir yaratıcıya, boş verin o tür inançları” tarzından düşüncelerle, inanca yönelik her imgeyle dalga geçiyor. Bu ifadeler filmde, Hıristiyan din uzmanı olarak gösterilen karakterin kanını donduruyor. Peygamberlik müessesesinin yerine Kiliseyi getiren modern Batı düşüncesinin böyle bir cümleyle kanının donması doğal olsa gerek. Düşünsenize, nasıl olsa İsa Tanrı konumunda, İsa’nın yerini alacak Peygamberlik kurumu Kilise ve insanlar Kilise vesilesiyle temizleniyorlar. Kiliseyi yöneten din grubu olmasa, insanlar temizlenemeyecek ve yaratılışa inanca ihtiyaçları kalmayacak. Kendisini temizleme, günahlarından kurtulma ümidini kaybetmiş bir insan, niçin yaratılışa inansın ki?…
Diyaloglarda geçen “Dinler, hayatı yüceltip, zevk almayı günah hale getiren şeyler” cümlesinin kanımı dondurduğunu itiraf etmeliyim. Kendi öğretisinin değiştirildiğini söyleyen John’un şu cümlesi daha da ilginç: “Tanrıya adanmışlık, öğrettiğim derslerin insanlara getirdiği lütuf değil, insanların derslere getirdiği bir yanlıştır.”
Evet, bir oda ve içinde antropolog, arkeolog, psikolog, biyolog ve din bilimciden oluşan 5-6 akademisyen kişi. İnsan sıkılırım diye düşünür ama “ben de bir soru sormak istiyorum” diyecek kadar etkileyici bir film olduğundan sorumu sormak istiyorum: “Geçmişi bilememek, muhteşem kâinatın sırlarını keşfedememek, kâinatın senfonisini duyamamak, güneşin her akşam secde etmeye gittiğini idrak edememek, geleceği görememekten daha rahatsız edici değil mi?…”
Türü: Drama, Bilim-Kurgu
Yönetmen: Richard Schenkman
Senaryo: Jerome Bixby
Oyuncular: David Lee Smith (John Oldman), Tony Todd (Dan), John Billingsley (Harry), Ellen Crawford (Edith), Annika Peterson (Sandy), William Katt (Art), Alexis Thorpe (Linda Murphy), Richard Riehle (Dr. Will Gruber)
Yapımcı Firma: Falling Sky Entertainment
Yapım Yılı: 2007
Ülkesi: ABD
Süresi: 87 dakika
İmdb Puanı: 8.2 / 10
Yunus Emre Tozal
One Dergisi


One comment
Yorum Yapın