24
Şub

Cumhuriyet’in Dindar Kadınları

   Yazan: Yunus Emre Tozal   Kategori tahlil

”Kadın doğulmaz, kadın olunur” sözü ile toplumbilimsel alanına toplumsal cinsiyet tartışmalarını taşıyan Fransız yazar Simone de Beauvoir, kadını hayat hikâyesini anlatma noktasına getiren durumun, kadının özgürlüğü içselleştirdiği; iç dünyasında toplumla ve kendisiyle bir hesaplaşmanın yaşadığını “en önemli eserim, hayatımdır” sözüyle ifade eder. Beauvoir, kadın kimliğinin oluşumunda “yaşanmışlıkların” çok ciddi oluşumlar meydana getirebileceğine dikkat çeker. Beauvoir’ı derinden etkileyen, “bilinç akışı” tekniğinin önde gelen temsilcileri arasında sayılan Virginia Woolf, “Bir kadın olarak ülkem yok. Bir kadın olarak hiçbir ülke istemiyorum. Bir kadın olarak ülkem tüm dünyadır” sözüyle bir bakıma kadının iç dünyasında yaşadığı devinimin dış dünyayla bağlantısı kurup, olası mikro kimlikleri, toplumun kıyısında kalma köşesinde kalma ihtimaline karşı reddetmiştir.

Kadının toplumla ve kendisiyle hesaplaşması sonucunda “ilk olma” özelliğiyle birlikte ön plana çıkması, nesne konumundan özne konumuna geçmesi, ötekileşmenin ve ötekileşecek olma sürecinin önüne set çekecek olması açısından mühim bir noktadır. Hayata bakış açısının değişmesi açısından, kadının özne olma ve kendi eylemlerinin sorumluluğunu yüklenme, Fatma K. Barbarasoğlu’nun deyimiyle kadınların sivil toplum çalışmaları etrafında ortaya koydukları dayanışmanın dilinin bilinciyle mümkün olacaktır. Barbarasoğlu’nun son kitabı “Cumhuriyet’in Dindar Kadınları”, dayanışma dilinin bilincinden yola çıkılarak, yaşadıklarını başkalarına anlatabilecek kadar değerli olduğuna inanmış, öncü olmuş, mesleklerinin önüne “ilk” sıfatının bulunduğu dindar kadınlarla yapılan söyleşilerden oluşuyor.

Barbarasoğlu’nun “her hikâye onu dinleyecek biri olduğunda anlatılabilir” sözüyle yola çıktığı, yedi yıl süren titiz bir çalışmanın sonucunda ortaya çıkan “Cumhuriyetin Dindar Kadınları” kitabı, yazarın ‘ilk’ olma sıfatlarını taşıyan kadınların kapısına, “hayatınızın hikâyesine talibim” diyerek çaldığı ve ardından da hikâyesini dinlediği samimi söyleşilerden oluşuyor. En belirgin vasfı ‘dindarlık’ olan on altı kadının, üzerinde tefekkür edilmesi gereken birbirinden ilginç ve ufuk açıcı hayat hikâyeleri ile oluşturulan söyleşilerin, bireyin hikâyesi ile devletin hikâyesinin kesişme noktaları üzerinden ele alınmış olması, bir dönemin hâlâ açılamamış sandıklarını açması, aralanamamış perdelerini aralaması açısından önemli noktalara temas ediyor. Barbarosoğlu Kierkegaard’ın ‘kahramanlarımız’ tespitinden yola çıkarak şu sorunun öneminden yola çıktığını belirtiyor: “Hayatlarına tanıklık etmek istediğim kahramanların ‘hayatımın hikâyesi’ olarak anlattıkları, farklı zamanlar söz konusu olduğunda değişebilir mi? Başka bir deyişle ‘hayatımın hikâyesi’ her anlatışta değişen bir hikâye midir?” (s. 10)

Barbarasoğlu kitabı hazırlarken, ‘hayatımın hikâyesi’nin bazı kahramanlar üzerinden, bir zaman testi geçirmesine de tanık olduğunu belirterek ‘hikâyenin yaşamın içine kapanmış çocuk’ tanımlamasınca şu açıklamayı yapıyor: “En yaşlısının 1914, en gencinin 1945 doğumlu olduğu hanımların hiçbiri, hayatını ülke kederinden bağımsız olarak bireysel acılar biriktirerek yaşamamıştı. Post modern zamanların büyük hikâyeyi parantez içine, küçük hikâyeyi merkeze alan anlayışına karşılık, modernleşmenin bütün acılarını yaşamış ilk kuşak olarak Cumhuriyet’in Dindar Kadınları, bireysel acılarını parantez içine almış, kendi acılarını ancak ülkenin ortak acıları içinde muhafaza etmişlerdi.” (s. 11)

Özellikle 1990’lardan sonra ayrılma güdümlü politikaların, çatışmalar oluşturacağı bilinmesine rağmen, Cumhuriyet’in dindar kadınları ‘cinsel devrime’ muhatap olarak, Barbarasoğlu’nun da deyimiyle pozitivist felsefenin kamusal alandaki baskın dilini fazlasıyla hisseden bir kuşak haline getirildi. Dindar kadınların tarihinin yazılamadan Türkiye fotoğrafı çekilemeyeceğini düşünen Barbarasoğlu, devleti bir makineye benzettiğinden, makinenin insanların kıymetini bilemeyeceğini; dolayısıyla da cumhuriyetin devlet ya da toplum nazarında dindar kadınların kıymetinin bilmesini, makinenin başında olan kişiye göre değişebileceğini ifade ediyor.

‘Cumhuriyet’in Dindar Kadınları’nda yer alan on altı hayat hikâyesinin kahramanlarının her biri kendisine özgün duruşlarıyla, muhitleriyle ve alanlarıyla ele alarak, dindar kadınların sivil toplum çalışmaları etrafında ortaya koydukları dayanışmanın dilini ve mücadele şartlarını hissettirme gayesiyle samimi ve sıcak bir üslupla ele almış. Kahramanlar genel olarak dindar ailelerin kızlarını okutması, dindar kadınların entelektüel seviyelerinin yükseltmesi için Türkiye çapında bir seferberlik başlatıyor. Mevhibe Kor, Isparta İmam Hatip Lisesi’nin kız bölümünün açılması için öncülük ediyor. Fatma Çalıkavak’ın, tesettüre uygun giysiler dikmesi, o dönem için büyük önem taşıyor. İsmet İnönü’nün kızı Özden’in Ankara Kız Lisesi’nden sınıf arkadaşı Fakihe Güleç, A.Ü. İlahiyat Fakültesi’nin ilk öğrencilerinden Türkan Özkul, A.Ü. İlahiyat Fakültesi’nde Hatice Babacan’ın şahsında simgeleşmiş olan başörtüsü direnişinin en yakın tanığı Leyla Çonkar’da kitapta yer alan isimlerden. T.B.M.M. tarafından bu yıl kendisine üstün hizmet verilen Doktor Gülsen Ataseven’in, ilaç promosyonu için muayenehanesine gittiği Dr. Hümeyra Ökten’in şahsında ilk başörtülü doktoru görmüş olması hayatının en önemli anlarından birisi. Dr. Gülsen Ataseven’in biçki dikiş hocası Fatma Çalıkavak, Av. Meliha Yalçıntaş ve Münire Yarar, Hanımlar İlim ve Kültür Derneği’nin faaliyetlerini omuz omuza yürütmüş olması da kitapta geçen hikâyelerden. Ayrıca söyleşilerde o dönemlerde kızlarını okula göndermek istemeyen babaların toplumla olan ilişkisini ortaya koyabilmek adına kitapta yer alan kadınların babaları ile olan ilişkilerine de yer yer değinilmiş. Oğlunun sanat mektebinde okumasını isteyen İskilipli Atıf Hoca’nın talebesi Ömer Lütfi Efendi’nin söz konusu kızları olduğunda onların ilkokul sonrası eğitime devam etmelerini istemediğini, bu yüzden de kızı Atiye’yi okutmadığı kadının toplumsal yaşamdaki yerinin önemi açısından ilginç hikâyelerden. Yıllar sonra seksen yaşında bile yüksekokul okumamış olmanın burukluğunu hissetmeye devam eden Atiye Akyıl’ın kızlarının üniversite diploması alması için eşiyle mücadele etmek durumunda kalması da, bu ülkede aynı zihniyetin değişmeyip devam ettiğini gösteren bir durum olsa gerek.

Hikâye yaşamın içine kapanan çocuğudur demiştik. Barbarasoğlu, çuvaldızı laik/seküler kesime batırmadan önce iğneyi dindarlara batırarak, mesleklerinin önüne ‘ilk’ sıfatını almış kadınların hikâyelerini gün yüzüne çıkarıyor. Barbarasoğlu’nun yaşamın içine kapanan çocukların hikâyelerini tekrar gündemimize taşıması, unutulmuş mücadele şartlarını da göz önüne getirerek meseleleri daha yakından irdelememiz açısından önemli bir gözlem yapmamıza vesile olacaktır.

Yunus Emre Tozal

Dergâh, Sayı: 238