
Tarihte en çok rolü oynamış, medeniyetin odak noktası haline gelmiş, iki kıtanın mirasını üzerinde bulunduran İstanbul’un en önemli yanı, Batı için Doğu’nun mistik gizemin başladığı yer olma özelliği olsa gerektir. Çünkü İstanbul ile Batı, doğunun mistik yanının keşfine başlamıştır, hayalleri ve rüyaları süsleyen bir şehrin gizemini çözememişlerse de, medeniyetimizin beşiği olduğunu fark etmişlerdir. İstanbul, doğunun en batısı, batınında en doğusudur. Haritada gözüktüğü gibi sadece iki kıtanın birleştiği bir şehirden ötedir, medeniyetin birleştiği, Miss Pardoe’nin tabiriyle “şehirlerin ecesi”dir. İsminin tarihi kaynaklarda şöyle ortaya çıktığı söylenir: “kon-stan-tina-poli-s, stanpoli, istanpol, İstanbul”
İstanbul’un tarihsel arka planına göz attığımız vakit, çevresindeki şehirler ve kültürlerle hep desteklenmiş, farklı zamanlarda farklı gruplarla hep arzulanmıştır. Çevresinde bulunan uygarlıklardan Bulgarlar, “Çarigrad” (yani Çarın Şehri) ismini, Araplar ise “el-Mahrusa” (yani gözetilen, korunan) şehir unvanını verirken, Doğu Roma İmparatoru olan ve devlete altın çağını yaşatan Justinyanus ise şehri “Ebedi Kent” olarak nitelendirmiştir. Osmanlılar ise “Dersaadet” (yani mutluluk kapısı) diyerek, mutluluğun üretildiği yer olan cennetle özdeşleştirmişler. 1920’li yıllara kadar resmi yazışmalarda, gazetelerde vs. İstanbul yerine Dersaadet ismi tercih edilmiştir. 28 Mart 1930’da ismi resmi olarak İstanbul olarak belirlenmiştir.
Önder Kaya’nın Cihan Payitahtı İstanbul kitabı, Timaş yayınlarından yayımlandı. Kitap, son 2500 yıllık tarihi boyunca defalarca harap edildiği, yağmalandığı, türlü afetlere maruz kaldığı İstanbul’a gravürler, fotoğraflar ve resimler eşliğinde göz atarak, her defasında küllerinden yeniden doğarak topraklarının üzerinde egemenlik kuranların gönlünde taht kurmayı başarabilmiş bir şehrin ruhunu arıyor.
İstanbul’dan kalan
Ekmek kapısı olarak görülmenin ağırlığını taşıyamayan bir şehir aynı zamanda İstanbul. Şehrin taşı toprağı altın değerini çoktan yitirmesine rağmen, çaresiz kalanların kendini kurtarma çabalarını karşılıksız bırakmayan İstanbul, bir değişimler ve dönüşümler kenti. Önder Kaya, bu değişim ve dönüşümleri elverdiğince derli ve toplu bir biçimde bir araya getirmiş Cihan Payitahtı İstanbul kitabında. Modern ve modern öncesi dönemleri de kapsayan bir inceleme sahasında depremlerden yangınlara, sellerden işgallere geniş bir çerçevede İstanbul hakkında keyifli bir şehir tarihini ortaya çıkarmış. Dönemlerin sınıflandırılmasında şehrin tarihine damgasını vurmuş belli başlı olayların incelenmesi, geçiş devrelerinin aydınlatılması, değişim-dönüşüm ve kırılma anlarının tarihsel süreç içinde değerlendirilmesi, bir İstanbul tarihi oluşturmuş. Aynı zamanda okuyucunun da bu verilerden yararlanarak yorumlarda bulunmasına zemin hazırlanmış.
Önder Kaya, kitabın son bölümünde “Son yarım asrın tüketilen İstanbul’u” başlığıyla, 1950’li yıllardan itibaren İstanbul’un devasa bir sanayi kenti görünümü haline geldiğine değiniyor. Çok büyük, cazip ve eğlenceli bir şehir olma sıfatlarının getirileriyle birlikte, gitgide kültürel zenginliğini kaybetmeye başlayan İstanbul’un dinmek bilmeyen göç sebebiyle son yıllarda artan nüfusu, çarpık kentleşmeyi de beraberinde getirmiştir. Varoş semt denilen, İstanbul diye nitelendirilen semtlerin milyona dayanan nüfuslarla ilçe olması; tarihle ve medeniyetle bezenmiş o güzel dokunun günden güne bozulmasını ve yıpranmasını getirmekle birlikte, İstanbul’u İstanbul yapan değerleri de “kullanılıp atılan” bir nesne haline getiriyor, şehir fail durumdan fiil durumuna düşüyor.
Mustafa Kutlu, Huzursuz Bacak isimli hikâye kitabında, Gedikpaşa’dan Çifte Gelinler’e, Süleymaniye Kütüphanesi’nden Kumkapı’ya, Laleli Camii’nden Merkez Efendi’ye, Edirnekapı’dan Eğrikapı’ya yürüyerek Ömer Faruk’un gözünden şehrin yitik anlamını sorgularız, İstanbul’u İstanbul yapan değerlerin üzerlerinin nasıl da örtüldüğünü, Mustafa Kutlu’nun deyimiyle “kullanılıp atıldığını” görürüz. Hikâyenin kahramanı Ömer Faruk, “isyan ahlâkı”nın kenarda köşede kalmış, hâlâ sönmemiş bir kıvılcımını bu şehrin sokaklarında ararken, makyajı akmış mağazalardan, ucuz mallardan ve koca naylon siyah poşetlere doldurulan iç çamaşırlardan dolayı içi daralır ve kendisini suriçine atar. Suriçinden şehri temaşa eden Ömer Faruk, gökdelenlerin Pera-Maslak hattında oluşturdukları siluetin, suriçi İstanbul’un kubbe ve minarelerden oluşan siluetine meydan okuyarak “güç bende” dediğini, bundan sonra da gücün kendisinde olacağını belirtir. Suriçi İstanbul’unsa barındırdığı eski eserlerinin muhafaza edileceği bir müze dahi olamadığını, İstanbul ruhunun nasıl da yitirildiğini, var olan mimari geleneğimizin yaşatılmadığı için kuruyup yok olabileceği ihtimalini izah eder: “bir yer, bir şey turistlik oldu mu çek kuyruğunu. O artık sirk aslanı sayılır. Hayatımızdan çıkıp gitmiştir. Hayatımız. Öyle bir şey kaldı mı?” (Huzursuz Bacak, Dergâh Yay., s. 123)
Medeniyetin beşiği
Bir şehir düşünün. Sadece isimleriyle bile binlerce yılın tarihini, kültürünü çağrıştıran, toprağında katman katman medeniyetler barındıran, kültürüyle, doğal güzellikleriyle, gizemiyle, püfür püfür esen boğaz havasıyla insanı İstanbul yapan bir şehir… Anlatılamaz yaşanır, hissedilir, solunur, öpülür, koklanır, dinlenir, özlenir, ağlanır. Şairler kenti, sanatkârların ilham kaynağı, yazarların dilinin sükûta erdiği İstanbul, belki de ancak bağrından çıkan şairlerce, ediplerce dillendirilebilir.
İstanbul’un insanı baştan çıkaran bir yanı vardır; İstanbul bir kere yüreğinize değmişse bir daha İstanbulsuz yapamazsınız. İstanbul’dan uzaklaştığınız an, özlemeye başlarsınız. İstanbul hep yüreğinizin en derin yerindedir ve sessizce sizin dönmenizi bekler. Geceleri sıkı sıkıya sarıldığınız hayaller gibidir, hayallerinizin temelini İstanbul teşkil eder. Yağmurunda ıslanılası, nefesinde buram buram boğaz havası alınası şehirdir, çünkü ağlamak en güzel İstanbul’a yakışır. Vefalıdır. Vefalı olduğundan ondan uzakta yapamayacağınızı bilirsiniz… Uzakta kalmak mecburiyetinde olsanız bile, sık sık ziyaret etmeyi hayal edersiniz…
“İstanbul’da yağmurun rengi mavidir” der Süheyla Acar. İnsanı kendisine bağlayan, âşık eden, terk edilemeyen bir şehrin, yağmurları da denizden güzelliğini almıştır. Gül ile denizinin buluşması, yağmur ile güzelliğini salkım salkım insanların kalplerine dağıtmasıyla bilinir İstanbul. Piyer Loti’den Haliç’e bakarak içilen bir bardak demli çayın muhabbetinde ya da Üsküdar sahilinden Kız Kulesi’ne baktığınızda hissedebilirsiniz o güzelliği. Gülhane parkının boğaz manzaralı çay bahçesinde karşı kıyıda vızır vızır işleyen arabaları, vapurları, okyanus aşırı ülkelerden gelen gemileri, koşuşturan insanları seyrederken, insanın hemen ayaklarının dibinde sahil kenarında aşkınlığın, aşkın olma halinin çok daha farklı bir biçimde hissedilebileceği, koklanabileceği şehir…
Şiirin kalbi
Hayatın kokusudur İstanbul. Baharda lale kokusuyla toprağın dirilişine şahitlik etmek, denizden lodosla gelen tuz kokusuna kapılmak… Tarabya’da yosun, Eminönü’nde balık-ekmek, Çengelköy’de salatalık, Sarıyer’de börek, hiç umulmadık bir köşeden fırlayıveren hanımeli, yasemin, ıhlamur kokusu… Mısır Çarşısı’nda baharat, Kapalıçarşı’da tarihe şahitlik eden “sandık odası”, Aksaray’da kebap ve lahmacun… Şehrin her yerinde alın teri kokusu.
Bir hikâyedir İstanbul. İç dünyanızda parçaları tamamlayan, hayallerin ve arzuların soluğudur. Bu anlamda sadece bir şehir olmaktan ötedir, aşkınlığın uzamıdır. Sessizliğin hikâyesini yazacağınız bir anda, bir martının çığlığı ya da bir vapurun sesi ile sizi tekrar tefekküre götürerek, boğazın dalgalı sularına ya da Üsküdar’ın sivri minarelerinin zarif hatlarına gözünüz ilişiverir. Şehrin kubbeleri, minareleri, mavi denizi, balıkları, güneşin batışı, mehtabın boğazda oluşturduğu yakamoz, İstanbul ruhunu çağrıştıran, insanın iç dünyasında yaptığı yolcuğun hikâyesinin kahramanlarıdır.
“İstanbul’un orta yeri sinema” demişler. Orta yeri sinema olan bir şehir nasıl anlatılabilinir? Her gün kaç bin film, kaç bin hayat, kaç bin hüzün, kaç bin sevinç ve mutluluk, kaç bin neşe yaşanıyor İstanbul’un yüreğinde kim bilir?… . Birbiriyle metafizik bağlar kurmuş senaryolarla kaç milyon insanın emeği, aşkı, kırıklığı, isyanı, öfkesi, çabasısın ey İstanbul? Bir gardrob gibi her an başka bir çehre, başka bir sima, başka bir kimlikle çıkılabiliyorsun karşımıza. Her köşede farklı bir kostümle hikâyemizsin. Sesimiz, soluğumuz, vicdan aynamızsın. Müthiş bir ayetsin.
Bir şiirdir İstanbul. Necip Fazıl’ın “ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar / onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar” mısralarında da geçtiği üzere şairlerin ruhunu eritir, yüreklerini şiirleştirir. Yahya Kemal’in Aziz İstanbul’u, Ülkü Tamer’in “İstanbul bir sudur akşamların aradığı” dizesince şairlerin suyudur, ilhamıdır. Yavuz Bülent Bakiler, hüzünbaz şehrin sokaklarında gözlerinin İstanbul oluşunu şöyle dile getirir:
“Seninle bir yağmur başlıyor iplik iplik,
Bir güzellik doğuyor yüreğime şiirden.
Martılar konuyor omuzlarıma,
Gözlerin İstanbul oluyor birden.”
Cemal Süreya’nın tabiriyle “yalnızlığın başkenti”dir İstanbul. Ama fedakârlığın, sevmenin, sevginin üretildiği topraklardır. Aşkın alevlendiği, gönlün aşkla yeşerdiği bir tılsımdır. Şair şöyle ifade etmiş: “İstanbul’u sevmezse gönül aşkı ne anlar.”
Bir şarkıdır İstanbul. Üzerine sayısız şarkılar yapılmış olsa da, Levent Yüksel’in İstanbul isimli şarkısı, insanın İstanbul’a olan arzusunun bir nutkudur sanki: “yârim İstanbul, gel öpeyim gerdanından”. Sabahları insanların uyanmasıyla birlikte şarkıların mırıldanıp, gününü ilk saatlerinde nazlı nazlı göz kırpar.
Gönül süsleyen sevgilidir İstanbul.
Şehirlerin dilarâsıdır. Dibacesidir.
Sevgilidir.
En sevgilidir…
Sen diyorum İstanbul geliyor, İstanbul diyorum sen geliyorsun aklıma sevgili…
Ey İstanbul…
En İstanbul…
http://www.milligazete.com.tr/makale/istanbul-diye-bir-yer-161035.htm
Yunus Emre Tozal
27 Nisan 2010, Milli Gazete
