2
Kas

Söz ve medeniyet ekseninde Dil ve İmkân…

   Yazan: Yunus Emre Tozal   Kategori tahlil

dil ve imkan

Konfüçyüs’ün “Bir ülkenin yönetimini ele alsaydım, yapacağım ilk iş, hiç kuşkusuz dilini gözden geçirmek olurdu. Çünkü dil kusurlu ise, sözcükler düşünceyi iyi ifade edemez. Düşünce iyi ifade edilemezse, görevler ve hizmetler gereği gibi yapılamaz. Görev ve hizmetin gerektiği şekilde yapılamadığı yerlerde âdet, kural ve kültür bozulur. Âdet, kural ve kültür bozulursa adalet yanlış yollara sapar. Adalet yoldan çıkarsa, şaşkınlık içine düşen halk ne yapacağını, işin nereye varacağını bilemez. İşte bunun içindir ki, hiçbir şey dil kadar önemli değildir” sözlerinin önemini günümüz Türkiye’sine baktığımızda çok daha iyi anlıyoruz.

Osman Toprak’ın yayınlanmasını beklediğimiz Dil ve İmkân kitabı, nihayet Profil Yayıncılıktan çıktı. Dilin, kültürün ve milletin birlikte teşekkül ettirdiği medeniyet dairesinde, dilin istilalara, buhranlara, badirelere direnerek bunları bertaraf edebilen yapısını, medeniyet ekseninde kaleme alan Toprak, dilin kendi içinde meydana getirebilen imkânlarını dil ve medeniyet ekseninde inceliyor. İki bölümden oluşan kitap,  Yunus Emre’den bize kalanlardan Mehmet Akif Ersoy’un diline kadar geniş bir coğrafyada ve zaman diliminde, geçmişten günümüze salt bir iletişim aracı olarak görülmemesi gereken dilin hazinelerini ortaya çıkarıyor. “Dilim Dolaşmadan” başlıklı ilk bölümü ve “Dil Mimarisi” başlıklı ikinci bölümüyle, dil davasından dilin kemiğine, ilk insanın hangi dili bildiği sorusundan fethedilmiş kelimelere sorguluyor, tartışıyor. Yazar, söz ve medeniyet ekseninde dilin hangi imkânlara sahip olduğu bilincini, sürekli saldırı altında olan Türkçeyi, dilimizin rengini yansıtan ekleriyle kaleme almış.

Dil, kültürden beslendiği için aynı zamanda bir kültürü de ifade eder. Anadilini öğrenmeden yabancı dillerle karşı karşıya getirilen insan, dil ile birlikte o dilin kültürünü de öğreneceğinden, kendi dilinin ürünlerine, yitik değerlerine, düşünsel yapıtlarına, edebiyatına, folkloruna, hatta giderek içinde yaşadığı topluma yabancılaşacaktır.

Bir dilin üst ürünü edebiyat yapıtlarıdır ve bu yapıtların dilbilimsel olarak gelişmeleri, o dilin kavramsal boyutta gelişmesine bağlıdır. Feyza Hepçilingirler’in deyimiyle İngilizcenin neredeyse devletin resmi dili olacağı günümüzde, medyanın da müthiş bir gayretle Amerikancadan devşirme melez bir dili hâkim kılmaya çalışılması, Türkçenin üst ürünleri sayılabilecek edebiyat ürünlerinin ortaya çıkmasını da engelleyecektir. Kısırlaştırılmış dilin, kısırlaştırılmış ve birkaç anlam birden yüklenmiş kelime ve kavramları da ortaya çıkaracağı aşikârdır. Osman Toprak, bu duruma örnek verirken “yaparken” fiiline yüklediğimiz anlamlara bakmamızın, durumun ne kadar korkunç boyutlara ulaşabileceğini görmek açısından yeterli olacağını ifade eder. Mehmet Doğan’ın sözlüğünde yirmi bir anlamı olan “yapmak” sözcüğü, bir bakıma yapıcı bir millet(!) olduğumuzu ifade eder: “Neredeyse hayatımızda yapmadığımız iş kalmamış, her işi yapmışız. İnceliği, anlatımı, berraklığı kaldıran, ayrıntıyı yok eden, bu yapmak fiili her işe iliştiriliverilirse bir süre sonra tek bir kelimeden, yapmaktan ibaret olacak!” (sayfa 92)

Dilbilimin sahasında önemli çalışmalar yapmış ünlü filolog ve dilbilimci Ferdinand de Saussure, dilin gerçekliğine ve işlevine dair şu önemli tespiti yapar: “Dil, gerçekleri aktarmaz, bir anlamda yaratır. Gerçek dediğimiz şey, bizim oluşturduğumuz bir kurmacadır. Mademki anlam, bizden önce, daha doğrusu dilden önce yoktu, o halde kurmaca denilen şey de bir kopya değil, gerçekliğin kendisidir.” İnsanı gerçekliğin zemininde varoluş noktasına götüren dil, yazarın ifadesiyle reddetmeyeceğimiz ve korumamız gereken bir kültürümüz olduğunu, bugün yanlışa ses çıkarmayacak olanların yarın o yanlışın bir parçası olacaklarını belirtir. (sayfa97)

Parselleşmiş fikir alanlarının ve geçerliliğini hiç yitirmeyen ideolojik kalıpların hareket alanımızı daralttığını ifade eden yazar, kendisine macera değil mecra arayan dilimizin, Türkçenin bayrağını yeniden yükseltecek kudretli bir sese ihtiyaç olduğunu belirtirken, Türkçenin nefes darlığı çekme sebeplerini de ortaya koyuyor. İnsanın özüne sadık kalmasını en önemli sadakat örneği olarak gören yazar, edebiyatın insanda yitip giden veya yeniden inşa edilen bu özle çok yakından ilgilendiğini, dilin söz ve medeniyeti inşa etmede ehemmiyetinin iyi kavranılması gerektiğini belirtir. (sayfa 155)

“Dil, yaşayışımızın aynasıdır” der Oğuz Atay Tutunamayanlar kitabında. Bir ülkede yaşananların, toplum hayatında etkilerinin ilk olarak görüleceği yer de şüphesiz dildir. Yazar dilin Öztürkçecilik başlığı altında kıyama uğratıldığını, Arapça ve Farsçayı tasfiye edip yerine Öztürkçelerini koyanların Batı dillerine karşı hiçbir önlem almayışlarını sorgular. Batı menşeili kelimelerin esiri olanların çağdaşlığın temelini atmaya çalıştıklarını ironik bir biçimde tartışırken, Nurettin Topçu’nun da zengin dilimizi kabile dili haline getirenlere bakışını ortaya koyuyor: “Anadolu’da dokuz yüzyıl gelişen Türkçemizi elli yılda kısır ve cılız bir kabile dili haline koyan suikastın, hem millet kalbine batırılmış bir hançer, hem de edebiyat kapısına vurulmuş kilit olduğunu görmeyenler, Türk milletini sevmemiş olanlardır.”

Dilde “kirlenme” olarak adlandırılan olgunun kültürel bir yıpranmaya dönüştüğünü gösteren Dil ve İmkân, bizlere insanın kaybetmemesi gerek özü hatırlatmakla kalmıyor, medeniyetin temellerinin atıldığı zeminin gittikçe kaybolduğunun da işaretlerini gösteriyor.

Yunus Emre Tozal

Milli Gazete, 2 Kasım 2009