16
Ara

Ruh sürgününden hakikat arayışına Ayşe Şasa…

   Yazan: Yunus Emre Tozal   Kategori tahlil

bir ruh macerası

Hayat boyu hakikat kozasının etrafında kozaya ulaşmaya çabalamak… Daha henüz yedi yaşındayken, yaşadığı burjuvazi hayattan sıkılarak bir şişenin içine ”ben yalnız bir çocuğum, bunu bulan lütfen beni arasın” yazıp denize bırakmak… Hayatı boyunca sanatın her alanında arayışını sürdürerek hakikat kozasını ilmek ilmek örmeye çabalayan entelektüel bir aydınımızdan bahsediyoruz: Ayşe Şasa.

Geçtiğimiz günlerde Ayşe Şasa’nın Hilmi Yavuz’un tabiriyle zahiri dünyasını anlattığı Bir Ruh Macerası Timaş yayınlarınca yayımlandı. Meryem Atlas, Leyla İpekçi ve Berat Demirci’nin sorularına verdiği cevaplardan oluşan söyleşi metinlerinden hazırlanan ‘Bir Ruh Macerası’, yazarın iç dünyasında yaşadıklarını gün yüzüne çıkartacak arayışlarından, hayatından anekdotlarından, ibretlerden oluşuyor. Ali Şeriati’nin “Av avcıya tutkun” diyerek ifade ettiği bir batılılaşma hayranlığı içerisinde zengin ve köklü bir ailenin kızı olarak dünyaya gelen yazar, daha küçücük bir çocukken, her çocuğun haklı beklentisinden; aile şefkatinden özellikle anne sevgisinden mahrum bırakıldığından çeşitli travmalar yaşamak zorunda bırakılmıştır. O yaşlarda hakikat (truth) kelimesine aşırı bir ilgisinin olduğunu söyleyen yazar, hayatının da bu kelime etrafında geçeceğini daha küçüklüğünden sezmiş gibi…

Çocukluğundan gençliğine

Çocukluğunda kendi medeniyetinin, kültür birikiminin, müziğinin farkında olmayan, alay edilen bir ortamda, II. Dünya savaşından kaçıp gelen Avrupalı Yahudi, Katolik, Protestan dadıların, mürebiyyelerin ellerinde büyümek zorunda bırakılan, anadilden önce “dadıdil” öğrenmeye başlayan, Allah’ın ismini “Gott” şeklinde öğrenerek, dua edeceği zaman “Gott” kelimesini kullanan bir çocuktur Ayşe Şasa. Toplumda özellikle akranları içinde hep bir korku, tedirginlik ve endişe içerisinde kendisini ezik hissederek büyüyen, büyüdükçe yalnızlığı artan Ayşe Şasa, Amerikan Kız Koleji’nde okurken mürebbiyelerden kurtulmanın verdiği rahatlıkla herkesin gıpta ettiği başarılı bir öğrenci olur ve çeşitli ödüller alır, derecelere girer. Bu ödüller kendi ifadesiyle uzun yıllar hırpalanmış egosunu tamir eden merhemlerdir. (s. 56)

Schwester Katie’nin aşıladığı “başarmak” tutkusuyla Ayşe Şasa artık herkesten önde olmaya çabalayan, hem yüzme, ağaca tırmanma gibi sportif aktivitelerde hem de derslerindeki başarılarıyla kendini hümanist bir dünyanın içinde bulduğu Amerikan Kız Koleji yıllarında, yazmaya da başlayarak entelektüel hayata adım atar. Batılı hayat tarzının öğretildiği ve eğitim sisteminde Batı’daki fikir akımlarının aşırı bir şekilde idealize edildiği bir ortamda, insanı ilah konumuna getiren hümanist felsefeyle birlikte yavaş yavaş nihilistçe bir dünyaya başlayan lise yılları… Yazdığı ve adı sanat çevrelerinde ”ilginç bir kabiliyet” olarak anılacağı günler başlamıştır ama aynı dönemlerde yaşadığı yalnızlık içindeki cevapsız sorularının büyümesine yol açmıştır. Derslerindeki başarısına rağmen, ailesi hiçbir şekilde ilgilenmez.

Ayşe Şasa, saçının bukleleriyle oynayan bir yetim bir kız gibi büyür. Özellikle anne ve babası değil ilgi, Ayşe Şasa’nın başarılarını duymazlar bile, duymamış gibi davranarak da o yaştaki bir çocuğun bir gün aynanın karşısına geçerek “ilerde anne ve babasından intikam almaya and içmesi”ne sebep olurlar. (s. 60) Kendisini ressam olarak tanıtan bir anne, entelektüel çevreye eşini sanatçı olarak tanıtan bir baba… Ayşe Şasa’ya göreyse ne ressam olabilmiş, ne de anne olabilmiş bir anne, “kadın yemek gibi kokmamalı” sözünü benimseyerek evinde altı hizmetçi bulunduran ve eşinin modern olmasıyla övünen bir baba…

Kafka’nın etkisiyle birlikte Sait Faik’in yalnızlığıyla kurulan bağ, Cevat Çapan’ın vesilesiyle başlayan sinemada merak, senaristlik yapmaya kapı aralayacaktır. Kemal Tahir’in “Maskaralık yaptığın sürece alkışlarlar, ciddi bir şey yaptığında kimse suratına bakmaz, yolunu ona göre seç! ”sözlerini ölçü bilerek, seçimini ciddi ve zor olandan yana yapacaktır. (s. 76)

Beşir Ayvazoğlu Ayşe Şasa’nın Batıya karşı olup da Batılı fikirlerden kurtulmaya çalışmasını, Batılı mürebbiyelerden gördüğü zulmü ve Batılı hayat tarzına takındığı menfi tavrı, yine Batıdan gelen sosyalist fikirlerle bertaraf etmesini “trajedi” olarak yorumlar, Ayşe Şasa’da bu tespite katıldığını ifade eder. Mustafa Kutlu’nun da “Bende adalet fikri o kadar kuvvetliydi ki az kalsın sosyalizme kaptıracaktım kendimi!” tespitine katıldığını ifade eden Ayşe Şasa, adalet fikrinin bu topraklarda ırsî bir durum olduğunu, dolayısıyla da boşlukta kaldığımız zaman sürüklenebileceğimizi belirtir. (s. 89)

Düşünce dünyasına aralanacak kapı

Üstün İnanç’ın kendisine Sezai Karakoç kitapları hediye etmesiyle birlikte Sezai Karakoç kitapları okumaya başlayan Şasa, ilk evliliğini sırf ailesine karşı çıktığı biri olan ve geçim sıkıntısı çeken Atilla Tokatlı ile yapar. Çok fazla sürmez bu beraberlik ve bir buçuk sene sonra nihayetlenir. Atıf Yılmaz ile sinema alanında birlikte çalışmaya başlayan süreç, ikinci evliliğin kapısını aralar ve Ayşe Şasa ile Atıf Yılmaz evlenirler. Kutu kadar bir evde olsalar da, mutludurlar. Kolejli kız, bir yandan ev işi yaparak diğer yandan senaryo çalışarak ev kadını olmuştur. Nevrotik sıkıntılardan ve geçmişe ait birikimlerden bir nebze de olsa uzaklaşmıştır. Buna rağmen ailesinin kayıtsızlığı yine ara ara canını sıkar.

Devamını oku »