
Catherine Baker. Fransız anarşist. Çok sevdiği kızı Maria’yi okula yollamamış. Maria on dört yaşına gelince okula yollamama gerekçelerini ona anlatmak için “Zorunlu Eğitim’e Hayır” kitabını kaleme almış.
Eğitimin tanımını, çocukların dört duvar arasına kapatıldıkları bir hapishanede, çocuğun anne ve babasıyla ilişkisinin kesilip yerine öğretmeninin almasıyla başlatılan bir süreç olarak ifade eden Baker, okulların bir TV reklâmını eleştirebildiğimiz gibi eleştirebileceğimizi söylüyor; devletin modernleşme çalışmasını çok ucuza mal ettiğini; durumun ilginç, komik ve acı olduğunu gözler önüne seriyor. Mahkûmları niçin kapatıyorsak cezaevine, çocukları da aynı sebeplerle dört duvar arasına kapattığımız gerçeğinin üstünün örtülmesine izin vermeyeceğini söyleyen Baker, kimsenin kızına zorla Ksenophon’u, Charlemagne’ı, Marx’ı ya da Watt’ı, Banga’yı, Lévitan’ı ya da Paic Citron’u öğretmeye hakkının olmadığını haykırıyor.
Geçmişte William Blake’nin ve özellikle Charles Dickens’in çocukların hem zorunlu eğitimine hem de zorunlu olarak çalıştırılmasına karşı çıktığını belirten Baker, Fransa’da okullara karşı geliştirdiği sessiz muhalefetinin köklerinin olduğunu, bir yığın çocuğun zilin çalmasıyla birlikte düşünme faaliyetinin sona erdiğini, aptallaştırıldığını ve bu koşullar devam ettiği müddetçe de köleleştirme çabalarının asla farkına varamayacaklarını belirtiyor.
Modern dünyanın eğitim kurumlarını kendisine -sisteme- bağlı bir insan prototipi yetiştirdiğini iddia eden Baker, okulların sadece kendilerine bağlılığı öğrettiklerini, diğer bilgilerin ise çocuklara ezber yaptırarak zorla öğretilmesinin bir anlamının olmadığını söylüyor. Baker, Gilliard’ın şu sözünü çok sevdiğini belirtiyor: “Kurulu düzen, şiddetin alışkanlık haline getirilmiş bir biçiminden başka bir şey değildir. Hiçbir haksızlık, sövgü, ahlaksızlık, alçaklık, kabalık, barbarlık yoktur ki ahlaki yapımız tarafından kanıksandıkları için, zamanla görgü kurallarına uygun, kibar, ince, nazik bir görünüm kazanmamış olsun […]
Her insanın orijinal yönlerinin bulunduğunu açıklayan Baker, okullarda yapılan sınav sisteminin “kendi değerini sınavla belirleyen derebeyine teslim olma”yı itiraf etmekten başka bir anlam taşımadığını söylüyor. Disiplin yöntemlerinin can damarı olan sınavın, aslında insanları köleleştirilmesinin ve köle haline getirilenlerin nesneleştirilmesinin bir aracı olduğunu izah ediyor. Sınavın insanların gözetim altında tutulan hiyerarşiyle onları standartlaştırılmasına yarayan bir ceza tekniği olduğunu kaydeden Baker, eğitim sözcüğünü Durkheim’den daha iyi tanımlayan birinin henüz çıkmadığını belirtiyor: “Eğitim, yetişkin kuşakların, toplumsal yaşama katılacak kadar olgunlaşmamış kuşaklar üstündeki etkisidir. Eğitimin amacı hem bütünüyle siyasal toplumun hem de ileride içinde yer almak üzere yetiştirildiği özel ortamın gerektirdiği belli sayıda fiziksel, düşünsel ve ahlaksal urumu çocukta yaratmak ve geliştirmektir.”
Her Türlü Zorunluluğa Karşı Savaş
Eğitim üzerinden modern olan her şeyi; insanın düşünmesini engelleyerek bir kafese kapatan her türlü sistemi, düzeni, kurumu eleştiren Baker, özgürlüğün insanın kendi elleriyle yüreğine hapsetmesini en büyük facia görüyor.
Baker, okulların sistemin neye ihtiyacı varsa o tip prototipte insan yetiştirdiğini, anarşiste ihtiyaç varsa anarşist, komüniste ihtiyaç varsa komünist, aristokratsa aristokrat, hümanistse hümanist, yurtseverse yurtsever yetiştirdiğini, okula gelen çocuklara sistemin kendi menfaati doğrultusunda düşüncenin sınırlarını çizdiklerini belirtiyor. Bourdieu ve Passeron’un yaptıkları araştırmalarda okulun en etkili ideolojik baskı aracı olduğu sonucuna ulaştıklarını belirten Baker, ne türden bilgi olursa olsun okullarda kafaların terbiye edilmesini ve boyun eğmeye alıştırılmasının gerçekleştiğini ifade ediyor.
New York’ta bulunan Harry Franck Guggenheim Vakfı’nın araştırma müdürü, Antropolog Robin Fox ezberci sisteme karşı şöyle eleştiriyor: “Akılda tutulması son derece zor ve gereksiz bir yığın bilginin kafalara sokulması, ilkel toplumların bizim toplumlarımızda canlandırılmasından başka bir şey değildir; o günden bugüne en önemli değişiklik, kullanılan yöntemlerin biraz yontulmuş olmasıdır, o kadar.”
Okul Bir Kuluçka Makinesidir!
Kapitalist düzenin okullar sayesinde döndüğünün altını çizen Baker, Eylül döneminde mağazaların dolup dolup boşaldığını, öğrencilerin “prezantabl” olması için gayret edildiğini, iç görünüşten öte dış görünüşe önem verilerek baskı kurmaya başladıklarını, hikmetten yoksun bir nesil yetişmesinin çalışmalarının yapıldığını belirtip ekliyor “Anaokuluna götürülen bir çocuğun ilk gün kendisini yerlere atıp ağladığında ona ilk söylenen söz: “Merak etmeyin, alışır.”
Baker kızı Maria’ya amacını şöyle izah ediyor: “Amacım, kurallara itaat etmenin egemen olduğu bir ortamda, saçma sapan bir sistemin aptallaştırdığı insanlar arasında yaşamana engel olmaktır. Ama daha da önemlisi, bir şeyler öğrenme şansını elinden kaçırmamanı istedim: Dünyayı keşfetmek, eksiklerini bulmak, yaşama sevincini bütün incelikleriyle tatmak için onun yerine başka bir şey yaratma tutkusunu taşımak. O halde sevgili Maria, yaşamının en güzel yıllarını saatler, günler, aylar boyu, bir yerlere kapatılarak geçirmene göz yumabilir miydim?… Bu denli acımasız olabilir miydim?…”
İşte on beş yıl boyunca Latince öğretmenliği yapan Edmond Gilliard’ın öğretmenliğinden sonra defterine düştüğü notlar: “Geri zekâlı çocuklar için açılan okullarda, bu insanları normalleştirmeye çalışıyoruz. Normal çocuklar için açtığımız okullarda da, onların zekâsını geriletmek için elimizden geleni yapıyoruz.”
Yunus Emre Tozal
Diriliş Saati
2008 Aralık 2009 Ocak Sayısı
