
Doğan her insan yazgısında yazılı olan bir hikâyenin içine doğar, farkında olmadan annesinin ve babasının önceden başlattığı hikâyeye bir yerinden katılır ve yaşayarak kendi yazgısını gerçekleştirmeye başlar. Hikâye, yaşamın içe kapanık çocuğudur. İnsan hikâyesinde yürümesi gerekiyorsa yürür, koşması gerekiyorsa koşar. Mabede adanmışsa bir ömür boyu, rabbiyle hemhal olur, Meryem gibi.
Hayat, bir çocuğun hayallerini taşıyamayacak kadar zayıf, aşkı sadece hayallere hapsedecek kadar zalim olsaydı; hayallerin, düşlerin bir önemi kalmaz, çocuklar tebessüm etmezdi. Meryem’in tebessümü, bir deniz feneri. Alnındaki nur, insanlığın yol haritası. Kapısı, derman arayıp da bulamayanların sığınağı.
Kapağında acziyetin bir göstergesi olarak dokunulmasını bekleyemeden bir kına çiçeği gibi boynunu büken çiçeğiyle “Siret-i Meryem Cennet Kadınlarının Sultanı” adlı kitabı daha ilk gördüğümde, elime alıp sayfaları çevirmeden önce, kendimi edebi bir üsluba hazır hissetmem gerektiğini düşündüm ve bu düşünceyi Sibel Eraslan ismini görünce zihnimde netleştirdim.

“Okumak, hayata dokunmaktır” derler. Bizden önce ya da bizimle birlikte yaşamış hikâyeleri okumakla, anlamakla hayata dokunuruz. İşte bu yüzden hayat bir hikâye antolojisidir; uçsuz bucaksız hikâyeler denizidir. Sibel Eraslan bu uçsuz bucaksız denizde, insanlığa inci gibi parlayan Meryem’in hikâyesini anlatıyor.
Siret-i Meryem cennete açılan aralık bir kapı gibi. Kitaba başlarken o kapıdan içeri giriyorsunuz ve bir anda kendinizi ağlamaktan gözleri morarmış bir halde Merzanguş’un sözlerine teslim ederek, olacakları beklemeye başlarken buluyorsunuz. Tutuklanan İsa mıydı yoksa ona benzeyen biri miydi diye düşünürken; hikâyenin başına, Meryem daha doğmadan evvel yetim Merzanguş’un çocukluğuna giderek, Bilge Zahter’in hikmetli derslerine katılıyorsunuz.
Bilge Zahter yetim Merzanguş’a kalbi çölden daha kuru, daha kavurucu, çölden daha ıssız ve susuz insan topluluklarını anlatırken, kâinatta bulunan ama fark edemediğimiz sırları bir bir gösterirken, gökte yas tutan kızlara bakıp yarın havanın nasıl olduğunu öğretirken siz kumlara resimler çiziyorsunuz. Köyleri basılan; annesi, babası, tüm akrabaları öldürülerek yetim bırakılan küçük Merzanguş’un hayatından kendi hayatınıza mahcubiyet, masumiyet ve muhabbet götürüyorsunuz.
Hikâye, sonunu merak edip bitmesini istemediğiniz bir rüya gibi başlıyor, kendinizi şehirlerarası bir otobüs yolculuğundaymışsınız gibi (hissediyor, adanmış bir hayatın gözlemleyerek ulvî duyguları yaşamanıza vesile oluyor. Kitap boyunca kimi zaman Merzanguş oluyor Meryem’i bağrınıza basıyor, kimi zaman Zeytinlik dağının keşişlerinden olan üç fedaiden, Ham, Sam, Yafes’ten biri olup Meryem’i kolaçan ediyor, kimi zaman Marangoz Yusuf olup Meryem’i koruyor, kimi zaman Zekeriya Peygamberin Rabbe adanmış Meryem’e sevgisini, hürmetini hissedercesine eriyorsunuz. Çölleşmiş, kurumuş, nehrini yitirmiş insanlığa Rab’den gelecek bir müjdenin izini sürmek adına yolda olduğunuzu anlıyor, siz de Rabbe adanan bir çocuğun hikâyesine, bu kutlu yolculuğa katılıyorsunuz.
Merzanguş’un düşleri, hayatlarında hiç çocukları olmamış ve yaşları geçmiş olmasına rağmen, Allah’tan umudunu hiç kesmeyen İmran ve El İşa’nın tevekkülü, İmran’ın doğacak çocuğunu mabede adayışı, Zekeriya Peygamberin son nefesine kadar doğruyu haykırması, Yahya’nın takvası, sabrın gelini ve direnişin önderi Meryem’in hikmetli suskunluğu, İsa Mesih’in doğumuyla yaşanan olaylar…
Sibel Eraslan farklı dini kaynaklardaki bilgileri bir araya getirerek, bir biyografi kitabından ziyade edebi bir metin içinde Kelime’nin yatağı Meryem’i arıyor. Aramak isteyenleri bu kutlu yolculuğa çıkarıyor.
(Bu kitapla alakalı 2. tahlil yazım. ilki Yolcu Dergisi’nde yayınlanmıştır.)
Yunus Emre Tozal
