2
Eki

Enis Batur: Ben susuyorum, nerede su bulursam içerim

   Yazan: Yunus Emre Tozal   Kategori söyleşi

Türk edebiyatında şair, yazar, yayıncı ve aynı zamanda edebiyat dünyasının seçkin eleştirmenlerinden biri olarak da tanınan Enis Batur, ilk yazısı yayınlandığında 35 sene önceydi. Ardından, 1973’te ilk kitabı çıktı. 1988’de başlayan Yapı Kredi Yayınları’na verdiği emekler, Cemal Süreya, Turgut Uyar, Edip Cansever gibi şairleri zihnimizde bugünkü hâliyle var etti. Birçok yayın camiasında, dergilerde, televizyon programlarında danışmanlık yaptı Enis Batur. 120’den fazla kitap yazan Enis Batur, kendisini neden profesyonel yazar saymıyor? Kendisiyle Tanpınar’ı, Sezai Karakoç’u, Cemal Süreya’yı ve günümüz edebiyatını konuştuk.

Röportaj: Yunus Emre Tozal, İsa Karaaslan, Cemil Üzen, Cüneyt Gönen
Fotoğraf: Ahmet Nebil Yıldırım

enis-batur

1950’lerden itibaren şiirde yeni bir soluk alış bir kıpırdanış var, o dönemdeki edebi hareketlilikten söz edecek olursak, bu dönemi farklı kılan nedir?
2. Dünya Savaşı, geniş ölçekte bütün dünyayı, özellikle de kuzey yarım küreyi birinci dereceden etkileyen bir kâbus olarak kabaca bütün yaratıcı dünyayı -yalnızca edebiyatta ve şiirde değil, sanat alanında, felsefe, bilim alanında vs.- savaş sürecine götürerek ciddi bir sıkışma yarattı. Bütün sıkışma dönemlerinde olduğu gibi, bu potansiyel, elinden temel hak ve özgürlükleri alınmış; her an yok olma tehdidiyle karşı karşıya kalmış bir dünyanın insanlarını korkuya paralel bir biçimde -belki onunla eşit oranda belki daha güçlü bilemiyorum- yarına yönelik umut bekledikleri bir paranteze yöneltti. Buradan hareketle de, savaşa doğrudan katılmış ülkelerde biraz daha farklı, bizim gibi savaşı dolaylı yollardan yaşamış, onun bulutu arkasında endişeler taşımış toplumlarda da belki daha az, alt düzeyde ama bitişiyle birlikte genel bir canlanmanın oluşturduğu bir çerçeve… Tabii, bir de Türkiye’nin kendi özgül tarihinin önemli dönüm noktalarından biri bu ; bizler bugünden düne baktığımız zaman Türkiye’nin siyasi gelişme çizgisinde, işte tek partili dönem, neden bir türlü demokrasiye çabuk geçilemedi türünden bence çok doğru olmayan yaklaşımlar içinde oluyoruz. Çünkü 1923’de Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu sırada yakın coğrafyadaki devletlerin nasıl yönetildikleri, yirmili yıllardan başlayarak Avrupa’da ne türden devrim ve karşı devrimlerin yaşandığını ve bunun sonucunda nasıl totaliter rejimlerin yerleşiklik kazandığını unutuyoruz. Bizimki de demokratik bir dönem değildi -23’ten 45’e kadar gelen çizgiyi düşünürsek- ama dünyadan da soyutlanamayacağımıza göre bu bir bakıma doğaldı ; ama o da ikinci bir sıkışma yaratmıştı Türk toplumu içinde. Bu sıkışmanın iktidarla itiş kakışlar çerçevesinde, kendi kontekstimizde kalacak olursak edebiyat dünyasına getirdiği bazı gerilimler, daralmalar vardı. Sansür şüphesiz ağırlığını duyuruyordu ama bir yandan da bir kıpırdanma vardı. Bu kıpırdanma siyasi cephede yavaş yavaş çok partili rejime doğru çok sağlam olmayan, yine de dirençli sayılabilecek adımlar atılmasıyla sonuçlandı. Demokrat Parti kuruldu vs. Bir bakıma o tek partili dönemin devlet anlayışından daha farklı bir sürece geçiş imkânı da doğmuş oldu. İşte bunun edebiyata yansımalarını iyi kötü görüyoruz ama burada yaşanan değişim nasıl ağır ve ikide bir geri dönüşlü bir biçimde yaşandıysa, edebiyat alanında da bir takım hareketlilikler bazen ileriye doğru bir hamle, bazen de mehter yürüyüşünde olduğu gibi iki ileri bir geri tarzında hamleler halinde oluyor… O dönemlere baktığımızda çok kesintisiz bir ilerlemeden söz etmek güç. 1920’lerde Yahya Kemal’in ve Ahmet Haşim’in ortaya ağırlıklarını koyduğu çıkışlarından başlayarak, şiirde bir hareketlenme var. Ardından Garip Hareketi, yani Birinci Yeni’nin doğuşuyla birlikte kırılma var. Ama onun hemen yanında Nazım’ın, Fütüristlerin etkisiyle getirdiği birtakım temel yeniliklerin yol açtığı, hem poetika düzleminde hem siyaset düzleminde bir takım açılımlar… Hemen arkasından baskılar, hapishane maceraları, bir bakıma dolaşımdan uzaklaştırılması Nazım şiirinin; 60’lara kadar da birçok insanın birinci elden işi bu olmasına rağmen metinlere ulaşma imkânı olmadı. İşte fotokopi yoluyla, el altından çok da sağlıklı olmayan versiyonları okuyarak birçoğu zaten budanmış, kesilmiş haliyle okunabildi. Nazım’ın sağlıklı bir biçimde yayınlanması çok geç…

Devamını oku »