30
Mar

Düşünsel miracın doruğunda bir mütefekkir: Bediüzzaman

   Yazan: Yunus Emre Tozal   Kategori tahlil

Tarihçe-i Hayat’ta belirtildiği üzere, Said Nursi’nin kendisine koca bir sayfayı tek okuyuşta ezberlemesinin ardından, Hocası “Zekâ ile hafızanın bir insanda bu denli seviyede toplanması çok enderdir. Sana bundan sonra Bediüzzaman diyelim” diyerek, Said Nursi’nin “Bediüzzaman” ismiyle çağrılmasına ve gelecek kuşaklarda da “Bediüzzaman” ismiyle bilinmesine vesile olmuştur. Türkiye’de hadis deyince akla gelen ilk isimlerden biri olan, hazırladığı 18 ciltlik “Kütüb-i Sitte” külliyatıyla hadis alanında otoriter bir isim haline gelen, geçtiğimiz günlerde Marmara Üni. İlahiyat Fak. Hadis Anabilim dalı öğretim üyesiyken vefat eden Prof. Dr. İbrahim Canan Hoca’nın Bediüzzaman’ın Fikrî Programı Üzerine Bir Analiz kitabına yapacağımız bir tahlille, Bediüzzaman’ın düşünce dünyasında gezinip, muhayyilesinin sınırlarının üzerinde dururken hakikate dair analizlerde bulunacağız.

Bediüüzaman’ın çabalarına, çözüm ve analizlerine, ümmet adına düşündüklerine ve düşünsel eylemine geçmeden önce, o devrin şartlarına kısaca değinmekte fayda var. Risale-i Nur Külliyatı’nda Sünûhat’ta geçtiği üzere o devir, “felaket ve helâket asrı”dır. Maddi manevi birçok felakete maruz bırakılan ümmet, dağılmış ve gruplara ayrılarak sayısız kollara ayrılmıştır. Birbirlerine düşman edilen bu kollar, gün geçtikçe toparlanamamanın getirdiği zayıflıkla dağılmış, çeşitli inanç ve ideolojilerin etkisiyle toplumda kalbî hastalıklar görünmeye başlamıştır. Ümmet tabiri caizse erimektedir. Erimekte olan bir ümmetin içinde, İbrahim Canan Hoca’nın deyimiyle yıkanlar, yıkılanlar, yakanlar, inşa etmeye çalışanlar, inşa edenlere çelme takanlar birbirleriyle hak-batıl mücadelesi içerisindedirler. Ümmetin dağılmış kalplerini bir arada tutacak, iman hakikatlerini anlatacak, iman hakikatleriyle dağılmış gönülleri birleştirecek bir güneşin olmaması, karanlığı genişletiyor, insanları gittikçe hakikatlere karşı körleştiriyordu. İşte böyle bir ortamda fikrî ve irfanî çözümlemelerle yeniden kalkınmayı, silkinip kendine gelmeyi, asrın ve coğrafyanın ilmî, içtimaî, siyasî, ideolojik ve tarihî şartlarını da göz önünde bulundurarak çıkış kapısını aralamayı önceleyen Bediüzzaman’ı, ömrü boyunca gerçekleştirmeye çalışacağı ideallerini ve mücadele hayatını bir makalesiyle yakından tahlil ediyor İbrahim Canan. Bu tahlil sırasında bir kısım aydın ya da entelektüel geçinen zümrenin yaptığı gibi, aşırı yüceltip bitirmiyor, abartmalara kaçmadan çözümlere getirdiği bakış açısını irdeliyor.

İbrahim Canan‘ın belirttiği üzere, makale Dinî Ceride’nin 23 Mart 1909 tarihli 83’üncü sayısında yayınlanmıştır. Bediüüzaman bu makalesiyle hayatı boyunca yapacağı mücadelenin plan ve programını madde madde belirtmiştir. İbrahim Canan, makale öncesinde Bediüzzaman’ı anlamanın zorluğundan erken yaşta fikrî kemâline, cesaretinden katıldığı mahkemelere ve aldığı beraatlara kadar Bediüzzaman’ı tahlil etmiş. Bediüüzaman’ı anlamada öncelikle bilinmesi gerekenleri risale-i nur külliyatından okumalarıyla açıklayarak, Bediüzzaman’ın menkıbelerle dolu talebelik, askerlik, esaret ve uzun bir ömür boyu süren mücadelelerine değinmiş.

Cehalete kökten  çözüm: Eğitim

2005 yılında dünya üniversitelerinin başarı sıralamasında üniversitelerimizin yeri, gazetelere “İlk 500 üniversite arasında yer alamadık” şeklinde yansımış, ilk 2000 üniversite arasında dereceye de giremediği belirtilen üniversitelerimizin, hali hazırdaki konumu da ortaya çıkmıştır. Bediüzzaman’ın din ve eğitim bilimlerinin birlikte okutulabileceği “Medresetü-z Zehra” projesi, bir asır önce ne kadar da isabetli bir çözüm olduğunu göstermekle kalmıyor, halen de sorunun devam ettiği düşünülürse, Bediüzzaman’ın sadece ülkemiz için değil tüm İslam âleminin birlik ve bütünlüğü için getirdiği çözüm önerisi, aradan bir asır geçmesine rağmen tazeliğini koruyor. Bediüzzaman’ın, genel itibariyle İslam dünyasının özel itibariyle de Doğu’nun geri kalmasında, anarşinin, ayrılıkların, ötekileştirilmelerin ve bütün kötülüklerin en köklü sebeplerinden biri olarak, ‘en büyük düşman’ ifadesiyle anlattığı ‘cehalet’ illetine dikkat çekmesi, Medresetü-z Zehra projesinin önemini ortaya koyuyor. 1907’de Doğu’dan İstanbul’a geldiğinde kalbinde bu büyük projenin hayali olan Van, Bitlis, Siirt ve Diyarbakır’da kurulacak bir üniversite, bölgeyi ve özelde de Doğu’yu manen ve ilmen kalkındıracak bir projedir. Bediüzzaman Münazarat isimli eserinde çözüm önerisini şöyle dile getirmiştir: “Bizim düşmanımız cehalet, zaruret ve ihtilaftır. Bu üç düşmana karşı sanat, marifet ve ittifak silahlarıyla cihad edeceğiz.”

Bediüzzaman’ın, genel itibariyle İslam dünyasının özel itibariyle de Doğu’nun geri kalmasında, anarşinin, ayrılıkların, ötekileştirilmelerin ve bütün kötülüklerin en köklü sebeplerinden biri olarak, ‘en büyük düşman’ ifadesiyle anlattığı ‘cehalet’ illetine dikkat çekmesi,  Medresetü-z Zehra projesinin önemini ortaya koyuyor. Bediüzzaman 1907’de Doğu’dan İstanbul’a geldiğinde kalbinde bu büyük projenin hayali olan Van, Bitlis, Siirt ve Diyarbakır’da kurulacak bir üniversite, bölgeyi ve özelde de Doğu’yu manen ve ilmen kalkındıracak bir projedir. Meselenin özünü bundan 100 yıl önce Bediüzzaman, Medresetü-z Zehra projesi ile çıkış noktasının kapısını aralamış, ümmet adına bir ilham kaynağı, cehalet hastalığının tedavisini yazdığı reçeteyle belirtmiştir.

Devamını oku »