Ezan’ın başına gelenler

Tarih 16 Haziran 1950’yi gösterdiğinde, hafızalardan silinmeyecek, hep hatırlanılacak ve o ana şahit olanların ağzından o anki hislerini ve duygularını nesilden nesile, kuşaktan kuşağa aktarılacağı Arapça ezan okuma yasağının sonlanması, bu topraklarda fikir hayatında büyük değişim ve dönüşümlerin yaşandığı bir zamanda gerçekleşmiştir. Keskin bir bıçağın darbesi gibi ikiye ayrılan Türkiye’ de, Batı ile aradaki uçurumu kapatma amacıyla “muasır medeniyetler seviyesini yakalamak” olarak ifade edilen köklü değişimler, halkı köküyle olan bağıntısını kesmiş, Tanzimat döneminden başlayan bir sürecin sonu felaketlerle kapanmıştır.
Heidegger “Dil oluşun/varlığın evidir” derken, her insanın varlıkla kuracağı ilişkinin boyutundaki aşkınlığın ontolojik bağıntısının dil üzerinden temellendirilebileceğini söylemiş, Borges de bu durumu şöyle ifade etmiştir: “Her dil bir gelenek, her kelime kabullenilmiş bir simgedir.” Yazarların, şairlerin, filozof ve düşünürlerin kendi dillerinde yazdıkları eserler, şimdilerde kültür ve dil kozasının ördüğü anlam dünyasındaki zirve isimlere bakalım. Dante’nin İtalyancada, Yunus Emre’nin Türkçede, Goethe ve Kant’ın Almancada, Tolstoy ve Dostoyevski’nin Rusçada nasıl zirve eserler verdikleri ortadayken, Türk aydınının diliyle olan bağının kesilmesi, dilin kendisinin getirdiği muhafazakârlığın da kesilmesine sebep olmuştur.
Osmanlı münevverlerinin belki de ilk defa kendilerini ciddi olarak sorguya çektikleri, Tanzimat Fermanı’yla başlayan Batının hâkim paradigmasının devşirilmeye başlandığı dönemlerden, köklerle olan bağın kesilmeye başlandığı cumhuriyet yıllarına kadar, farklı inanç sistemleri arasında taraf değil hakem olması gereken ama halkıyla karşı karşıya kalan sözde laik devletin, hummalı faaliyetlerle yıllardır İslamiyet’i tanzim etmeye çalışması, halkı devletten soğutmuştur. 1932’den başlayıp 1950’de sona eren Arapça ezan okuma yasağı, Hıristiyan ve Yahudilerin ibadetlerinin hangi dilde olacağına ilişkin bir zorlamanın var olmamasıyla bile kıyaslanamayacak bir özgürlük ihlalinin eşiğinde, cumhuriyet döneminin en keskin hamlelerinin içinde en başta bulunan, kökle olan bağı kesme girişimidir.
Can Dündar’ın bildirdiğine göre Ayasofya’da Türkçe Kuran okunduğu gece Atatürk, hafız Sadettin Kaynak’ı yanına çağırır. Tarih 3 Şubat 1932’dir ve ertesi gün Ramazan ayının son cumasıdır. Atatürk, elindeki Kuran tercümesinden bir hutbe konusu seçer ve Hafız Sadettin’e verirken “Katiyen sarık istemem” der: “İşte bu gece giymiş olduğun elbise ile başı açık olarak okuyacaksın. Fakat hava soğuktur, paltonu giyebilirsin.” Atatürk ile ne kadar uzak olduğumuza dikkatleri çeken Can Dündar, Atatürk’ün bu ülkede sadece yüksek bir heykel olduğunu ifade eder. Atatürk daha hayattayken Türkçe ezan okunması uygulamasına büyüyen tepkiler, Bursa’da küçük çapta bir isyana dönüşür, namazı da Türkçeleştirmeyi düşünen Atatürk, çevresindekilerin ısrarıyla bu düşüncesinden vazgeçer.
Batının hâkim paradigmasını kendileri için bir “mutlak haline getiren, toplumu özelde de dili geçmişinden soyutlayarak düzenlemeyi savunan dönemin entelektüelleri, Prof. Dr. Çetin Özek’in de belirttiği üzere, İslamcı-gelenekçi kitlenin varlığı yok sayılarak bir siyasal düzenlemenin yapılamayacağını, geç de olsa anlamış ama devletin laiklikte başarıya ulaşamadığı gibi devletin toplumla giderek arasının açılmasına da mani olamamışlardır.
Bir devrin yazılamayan gerçekleri: medeniyet cinayeti
29 Ocak 1932 tarihinde, bir ramazan ayında başlayan dinde reform girişimlerinin bir parçası olan Türkçe Ezan, ilk kez Hafız Rıfat tarafından Fatih Camii minaresinden seslendirilmişti. Aslında Osmanlı münevverlerinin Batılılaşmayı savunan kesimin son 200 yıldır istediği şey de reformdu ve cumhuriyet değişim ve dönüşüme kapı aralayacak, reformları hayata geçirmek için oldukça elverişli bir zemin hazırlamıştı. 1932 Ramazanına kadar çeşitli yıllarda nabız yoklamayla yapılan denemeler, 1932 ramazanında fiilen uygulamaya konulacak, Ezanı Muhammedi ile birlikte salâvatlardan tekbirlere Arapça dili yok yasaklanacaktı. Bir medeniyet cinayeti işleniyordu. Program çerçevesinde ilk Türkçe Kur’an için Yerebatan Camii (22 Ocak 1932), İlk Türkçe Ezan için Fatih Camii (29 Ocak 1932) İlk Türkçe Tekbir için Ayasofya Camii -şimdi ibadete kapalı- (4 Şubat 1932) ve İlk Türkçe Hutbe için de Süleymaniye Camii (5 Şubat 1932) seçilmişti. Aslında Arapça Ezan okuma yasağı sadece ibadetin dilinde görülmeyecek, giyimden kuşama, medeni hayattan, sokaklara, harften kanunlara kadar her alanda kendini gösterecek, İslamiyet devlet eliyle tanzim edilecekti. Zaten ilk Türkçe hutbeyi Süleymaniye’de seslendiren Hafız Sadettin Kaynak’ın fraklı ve başı açık, cemaatin de fötr şapkalı olması bunun açık göstergesiydi. Türkçe Ezan uygulaması 18 yıl aradan sonra, Demokrat Parti (DP)’nin iktidara geldiği 14 Mayıs’tan sadece 1 ay sonra 16 Haziran 1950 tarihinde sona ermişti.
