
Metafizik şiirin kurucularından ve en önemli temsilcilerinden ünlü İngiliz şairi John Done, “hiç kimse bir ada değildir” derken hikâye kuramının püf noktasına değinir ve iki insanın arasındaki ilişkinin boyutunu pergel örneğine benzeterek açıklar. İnsanın başta kendisi olmak üzere çevresindekilerle ve eşyayla kuracağı bağ, pergelin iki ayağı gibi birbirinden ayrı, birbirinden farklı ve özgün olmasına rağmen birbirini/bütünü tamamlayıcı çarpıcı iki unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. Ömer Hayyam’ın da üzerinde durduğu pergel örneğiyle hikâyenin işlevinden bahsedecek olursak, insanın bağ kurabileceği karşı tarafla kendisi arasındaki imgenin yoğunlaşmasının sonucu; rüya ile hakikatin, fizik ile metafiziğin arasında boşlukları doldurarak bir yalıtım görevi gördüğünü söyleyebiliriz.
Wittgenstein’ın “Anlam aramayın, kullanım olanağı arayın” sözünden hareketle, hikâye, anlam sahasını oluştururken sanatta kullanım olanaklarıyla temasa geçerek, kullanım olanağını insanın iç dünyasıyla ilişkilendirir. Anlam sahası bir sonraki hareketin ne olacağı konusunu da içinde barındırarak, hikâyeyi insanın metafizikle kuracağı bağın üzerinden yürütür. Sanatın ritimlere dayandığını söyleyen Ursula K. Le Guin, modern dünyada ritmik olmayan bir hareketin sadece sinemada kullanılabileceği ifadesinin, sanatın içinde özne-nesne çözümlemesinin de bir analizi olduğunu söyleyebilmek mümkün.
Özne-nesne çözümlemesinde sözcüklerin ruhunu ve kelimelerin hissini bir zaman kesitinden yola çıkarak, hem iç hem dış dünyada insanın bağımsız bir şekilde kendisiyle ilgilenişini hikâye ifade eder. Hikâyeyi bir yürüyüşe benzetecek olursak, bir ân’dan bir ân’a doğru değişmenin, aynı anda sağ adımla başlayıp, bir sağ bir sol dalgalanmanın düşünsel eylemi başlatması, nesnel konumdan özne konumuna geçiş sürecidir.
Sözcüklerin ritimlerinin bedensel ritimler olduğu, hikâyelerinde karakterlerin iç dünyalarıyla muhatap olan Yıldız Ramazanoğlu’nun, Angelika isimli kitabı, geçtiğimiz günlerde Timaş yayınlarınca yayınlandı. Yazarı Angelika isimli hikâye kitabından önce Derin Siyah (2002), Kırmızı (2006), Zilha Günü (2008) hikâye kitaplarından ve İkna Odası (2004) isimli romanından tanıyoruz. İnsanı bütünüyle kuşatıcı hikâyeler yazan Ramazanoğlu’nun hikâyeleri, yazarın diliyle yaşamdan bir parçaya odaklanıp ölçek küçültürken, hayatın kesişme noktalarını da dokuyor. Hayatı dokuma biçimleri farklı olan kadınların kendi kendileriyle konuşma, anlama, sorgulama anlarını hikâyeleştiren yazar, insanın yabancılaşan tarafına değinerek yaşamın ötekileştiren ve ötekileştirilen yanlarından hayat fotoğrafları çekiyor.
Yıldız Ramazanoğlu hikâyelerine genel olarak baktığımız zaman, yazar karakterlere hayata aşkın olan tarafıyla baktırarak, fıtrî olana odaklandırıyor. Yazar kısa ama çarpıcı hikâyelerinde, insanın insanla ve insanın toplumla olan ilişkisini gözlemlemekle kalmıyor, satır aralarında okuyucuya duygu yoğunluğunu da tattırarak içten bir dünyanın kapısını aralıyor. Hikâyelerin sürükleyiciliği, okurun her şeyin içten düzenlendiği bir dünyadan çıkamadığını, çıkınca da iç dünyasına sinen aşkın tarafın etkisiyle bir müddet kendine gelemediğini söyleyebiliriz. Okur bir bakıma kendisiyle kurduğu iletişimin yolunu genişleterek sıradan görünen ama hayatı kuşatan imgelerin içindeki esrarı anlamaya, anlamlandırmaya ve metafizik dünyayla gözleri arasına çekilen perdeyi hafifçe kaldırmaya başlıyor. Aristotoles’ten gelen “Bir hikâyenin, başı, ortası, sonu vardır” anlatı tekniğiyle, Ramazanoğlu’nun başı, ortası ve sonu bulunan hikâyeleri, insanın fıtrî olan tarafıyla bir bağ kurarak, farklı kimlik ve kişiliklerin penceresinden Mustafa Kutlu’nun deyimiyle tasvirci ve tahlilci gözlemlerini içinde yorumluyor.
Ayrıntıyı anlatma yöntemi, kelimelerin seçiminde titizliği, cümlede kelimelerin ne eksik ne fazla oluşu, cümlelerin akıcılığı, anımsanmaya değer yaşanmışlıkları ifade ederkenki okurla kurduğu bağı güçlendirmekle kalmayıp okuru hikâyenin içine çekiyor. Okur hikâyenin içinde kendisine ayrılan karakterin iç dünyasından dış dünyayı, duyguları, hayatları tahlil etmeye başlayarak, yaşamın kıyısındaymış gibi görünen bir olayda yazarın deyişiyle küçük bir kazı harekâtı başlatıyor.
Angelika At Hikâyesi, Angelika’nın Unutuşu, Alissa Yolu, Müberra’nın Kaydetmesi, Hüküm, Şairle Randevu ve Sinemacı Kadınlar isimli birbirinden bağımsız hikâyelerden müteşekkil. Neredeyse tamamının kadınların gözünden anlatılan hikâyelerde, “yabancılaşan kadın”ın gözünden tahliller yapan yazar, modern dünyanın bir imgesi olan hayatın ‘hız’lılığı içerisinde kaybolmamak için direnen kadınların, aslında hayatları boyunca yollarının nasıl da kesiştiğine dikkat çekiyor. Çeşitli meslek grupları ya da hobileriyle uğraşarak kenarda dur(durul)maktan hazzetmeyen, yazılarıyla var olmak isteyen, senaryoyla ve sinemayla ilgilenen, Afrika’ya kurban eti dağıtmak için giden kadınların, yaşadıklarını iç dünyalarında biriktiren gerçek hayatlarının fotoğraflarının birbirleriyle olan benzerliklerini ifade ediyor. Yazarın deyişiyle yazarak ayrıksılaşan, siyah renkli, AİDS’Lİ, Avrupalı veyahut şair kadınların başkalık yolunda nasıl yan yana hizalandıklarını gözlemliyor.
Ali Çolak’ın ifadesiyle hepimizin toplumun kadına ve erkeğe biçtiği rollerin içinde doğmuşluğun getirdiği bir ortamda, kadınların yazmalarının ve yazma gibi eylemlerinin hele hele Virginia Wolf’un deyişiyle kadınların “kendilerine ait bir oda”ya sahip olmalarının önünde aşılması zor engeller, örseleyici sınavlar var.
